Konformistin Apo’dan ‘beklentisi’, Öcalan’ın herkesten beklentisi…

PKK Önderi’nin avukatlarıyla yaptığı görüşme, kamuoyunda haklı olarak büyük ilgi uyandırıyor.

Bu ilginin insani boyutu İmralı tecrit işkencesi altındaki insanın sağlığına duyulan meraktır. Milyonlarca insan az sayıdaki “meraklı politikerden” farklı olarak İmralı’dan duyduğu “sıhhatli” sese seviniyor. Çünkü onlar Apo’yu yalnız “önderlik” olarak değil, eğer özgür olsaydı, tıpkı Rojava günlerinde olduğu gibi evlerine misafir olacak ailelerinin bir ferdi olarak seviyor.

“Meraklı politiker” ise iki avukat görüşmesi arasında sabırsızlık içinde “bekliyor”. İmralı’nın “çözüm” hakındaki tahminini duymak için gün sayıyor. “Barış ve çözüme acaba kaç  ay, kaç gün, kaç saat kaldı?” sorusunun yanıtını İmralı’dan duyma hevesi siyasi hayatımızı perişan eden bir hevestir. Bu heveskar “barış ve çözüme kaç gün var?” sorusunun PKK Önderine değil, kendisine sorulduğunun farkında bile değil. Aziz Nesin’in son eserlerinden birinin adı “Bir Şey Yap Med” idi. Bu “meraklı politikere” PKK Önderi her avukat görüşmesinden sonra “Bir Şey Yap Arkadaş” diye seslenmekte. Çünkü kim “bir şey yaparsa” barışın ve çözümün tarihini de o kimse öne çekmiş olacak.

Öcalan’ın, aslında içinde hafif bir istihza ya da eleştiri tınısı da hissedilen çok ünlü bir sözünü hatırladım: “Hiçbir şey yapamıyorsan, evinde dua et”…

Demek istediğim Kandil’e kulak veren her yurtsever, her demokrat “müjdeli haber” beklemek yerine, Öcalan’ın “kendisinden ne beklediğini” düşünmeli.

Örneğin Öcalan gerek avukatlarıyla gerekse aile yakınlarıyla yaptığı görüşmelerde parlamenterlerden ve Belediye eşbaşkanlarından “ne beklediğini” kendine has üslubuyla dile getirdi. Parlamenterlere “halkın içine girin” dedi, Belediye eşbaşkanlarına ise, “özgür olsaydım sokakları süpürürdüm” diyerek seslendi.

Ben şahsen PKK Önderi’nin bu iki “beklentisinin” çok ciddi bir siyasi uyarı olarak anlıyorum.

“Ha barış geldi ha gelecek, ha çözüm kapıya dayandı ha dayanacak” beklentileri legalist ve parlamentarist hayallerin en büyük kaynağıdır. Hiç kuşkusuz faşizm koşullarında bile en küçük legal ve parlamenter olanaktan yararlanmak siyasi taktikler bakımından çok önemlidir.

Neden çok önemlidir? Çünkü bu kırıntı halindeki legal ve parlamenter olanaktan yararlanarak en geniş kitlelere seslenmek ve onlara faşist rejim koşullarında hiçbir kolay çözüm olmadığını, bu rejimi yıkmadan özgürlüğe, demokrasiye, barışa, çözüme ulaşılamayacağını anlatabiliriz.

Parlamentoda yaptığımız her konuşma, verdiğimiz her önerge, bu parlamentodan halktan yana hiçbir yasanın çıkmayacağını halkın kendi tecrübesiyle anlamasını sağlamaktan başka, hiçbir legalist ve parlamentarist umut yaratmamalıdır. Nisbeten demokratik parlamenter rejimde parlamentodaki mücadeleyle kısmi reformlar elde etmek mümkünken faşizm koşullarında böyle reformları beklemek boş bir hayaldir. Aynı zamanda tehlikeli bir hayaldir; çünkü faşizm kendi krizini halkta yaratılan bu tür sahte umutların etkisinde kalan halkın pasifliğine dayanarak aşar. O halde TBMM koridorlarında bir saat geçirmek, halkın evlerini 23 saat ziyaret ederek onu örgütlemek, demokratik parlamenterden Öcalan’ın “beklentisidir.”

Belediyelere gelince… PKK Önderinin “sokakları süpürürdüm” sözlerinden, basit bir “sokak temizliğini” her halde anlamamak gerekir. Daha önce belediyeler “parasız çalışacak birkaç kişi de mi bulamıyor?” sorusunu sorduğunu hatırladığımızda Apo’nun ne demek istediğini kolayca anlayabiliriz. Faşizm koşullarında “belediyenin mali potansiyeli, personelinin sayısı ve elindeki iş makinaları” ile “belediyecilik” yapması, özellikle Kürdistan’da mümkün değildir. Kayyım kıyımını bir yana bırakıyorum. Ankara bu belediyeleri borç batağında boğuyor, mali imkanlarını kısıyor, seçilmişleri tutukluyor, kayyımların işe aldığı personelle sabotaj yapıyor. Birçok belediyenin bırakalım iş makinalarını, araçlarını, binaları bile ona buna “hibe” edilmiştir.

Legalist ve parlamentarist olmayan belediyecilik, belediye işlerini belediye imkanlarıyla değil, halkın, her şeyden önce gençliğin karşılık beklemeyen gücü ve emeğiyle yapmaktır. “Parasız çalışacak birkaç kişi bulmak” demek, her ilçede, ilde binlerce genç kadın ve erkeği, gönüllü birer “emek ordusuna” çevirmek, “bir lokma, bir hırka” karşılığında onların emeğiyle yolları, köprüleri, binaları yapmak, halkın her türlü yardımına koşmaktır.

Bu, aynı zamanda ortak barınaklarda, ortak sofralarda, ortak yaşamlarda gençliğin belediyeler etrafında “komünal” ruhta örgütlenmesi anlamına da gelmektedir.

Demek istediğim, “Öcalan acaba bize barış ve çözüm bayramının tarihini ne zaman söyleyecek” diye beklenti yerine, “Öcalan acaba bizden ne gibi beklenti içinde” diye sormak çok iyi olabilir.

Yazarın diğer yazıları