Konstantinidis: Barış süreci halkları yakınlaştırdı

Türkiye tarihinin karanlık geçmişi ve birçok kara lekesi var. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin olan katliam ve soykırımlar bu kara lekelerin en bariz örnekleridir. Pontus halkı da geçtiğimiz yüzyılın başında soykırımdan nasibini almış bir halk olarak tarihteki yerini alıyor.  1916 ila 1923 yılları arasında gerçekleşen Pontus soykırımı dünün inkarı ardından bugün tartışılmaya, aydınlatılmaya ve yüzleşmeye açık olan bir acı tarihtir.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın önerisiyle yapılan ‘Barış ve Demokrasi Konferansları’nın üçüncüsü Belçika’nın başkenti Brüksel’de yapılmıştı. Pontuslu Yunanlıların Avrupa Federasyonu Başkanı ve Avrupa Pontuslu Yunanlılar Soykırım Araştırma Meclisi Üyesi Dimitrios Konstantinidis de bu konferansın delegeleri arasındaydı. Konstantinitis, Öcalan’ın inisiyatifiyle başlayan barış sürecinin Kürtler arasında diyalog, Kürtlerin Hıristiyan halkı ve diğer sol ve demokrat hareketlerini bir araya getirdiğini söyledi. Konstantinitis ayrıca halk olarak uğradıkları soykırımı anlatarak Pontusluların bugünkü durumunu da anlattı. Barış sürecini ve Pontus Yunanlıların yaşadıkları sorunları, Pontuslu Yunanlıların Avrupa Federasyonu Başkanı ve Avrupa Pontuslu Yunanlılar Soykırım Araştırma Meclisi Üyesi Dimitrios Konstantinidis’a sorduk.

Şu an Türkiye’de bir çözüm sürecinden bahsediliyor. Bu diyalog daha çok Türkler ile Kürtler arasında gerçekleşmektedir. Bu süreci nasıl değerlendiriyorusunuz?
Barış ve çözüm sürecinde olumlu faktörler görmekteyiz. Bu süreç ilk etapta Kürtleri kendi aralarında barıştırdı diyebiliriz. Özellikle bu süreç içersinde Kürtlerin yaşadıkları dört parçadan bir araya geldiklerini ve tartışmalar, görüşmeler içerisinde olduklarını, ortak bir çizgi aradıklarını umutlu bir şekilde izliyoruz. Niçin umutlu? Çünkü bildiğimiz gibi uzun yıllardır bu dört parçadan gelen Kürtler arasında herhangi bir diyalog sözkonusu değildi, tam tersi kimileri arasında bir düşmanlık vardı diyebiliriz.
İkinci etapta geçmişte Türkiye Hükümeti tarafından soykırımdan geçirilmiş Hıristiyan kurumlara yaklaşım sözkonusudur. Bunun en temel halkları Ermeniler, Aramiler, Lazlar ve Pontuslulardır. Tarihten bildiğimiz gibi özellikle Ermeniler ile Kürtler arasında uzun süre aydınlatılmayan, konuşulmayan ve yüzleşilmeyen bir acı tarih vardır. Artık Ermeniler ile Kürtler yan yana, kardeşce mücadele vermekteler. Bu da sevindirici bir oluşumdur.
Üçüncü etapta Kürtleri diğer sol ve demokrat örgütler ile bir araya getirdi. Bunun en önemli boyutu Türkiye’de yaşamakta olan ve aynı acı tarihi yaşamış, katliamlardan geçirilmiş azınlıkları bir araya getirdi. Bu da çok önemli bir gelişmedir.
Bu aslında bir barış denemesidir. Fakat bu bir barış hareketine geçer mi, o konuda pek emin değilim. Çünkü Türkiye devleti tarafından herhangi bir adım atılmıyor veya gönüllü atılmıyor diyebiliriz. Süreç zorlayacak, süreç adımların atılmasını zorlayacaktır. Fakat barışın gelmesi sadece Kürtler için değil diğer halklar için de olumlu olacaktır.

Kürt halkının yanında Türkiye’de yaşayan diğer azınlıklar -örneğin Ellen-Pontus Yunanları (Yunanlı Pontuslular), Lazlar, Çerkezler, Ermeniler- için bu süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Şu an açıkcası Pontus Yunanlarından bahsedemeyiz. Çünkü 1923 yılına kadar yaşadıkları o soykırım sonucunda birçok Pontus Yunanlı, Yunanistan’a kaçmak zorunda kaldılar. Geride yani Türkiye topraklarında kalanlar ise zorunlu Türkleştirildiler ve İslamlaştırıldılar. Ve böylece inkar ile asimilasyon üzerinden orada yaşama tutanabildiler.
 
Pontus soykırımı uluslararası ilişkilerde çok işlenmiyor, yani gündemde tutulmuyor. Bunun nedeni katliamın sonucu kimlik olarak yok olmak mıdır?
Tam değil, çünkü sadece fiziki katliamın kendisi değil, ardından yaşanan ve yaşatılan korku ve baskılar insanlarda etki yaratmış, kimliklerinden uzaklaşmayı sağlamıştır.
Örneğin geçmişte bizim Pontus lehçemizin konuşulduğu bir çok bölgeler vardı. Bu bölgeler, 1908 yılında başlayan süreçte Jön-Türkler tarafından insansızlaştırılarak, aileler evlerinden edildiler. Bunun hemen akabinde Teşkilat-ı Mahsusa isimli o Osmanlı kuruluşu, 1914 yılında binlerce erkek Pontusluyu çalışma gruplarına zorladılar. Bu çalışma grupları yol yapımından tünel yapımına kadar, ev inşasından tarım işçiliğine kadar iş gücüne zorlanmıştır.

Pontus soykırımı üç aşamada gerçekleşti

Fakat asıl katliam ve soykırım süreci ise 1916–1922 yılları arasında gerçekleşti. 1916 yılında ‘Amele Taburları’nda başlayan büyük toplu katliam ile başlayan bu soykırım süreci üç aşamada gerçekleşti.
Birinci aşama yöresel ve bölgesel tespit etme aşamasıdır. Bunun için özellikle yoğun yerleşim bölgeleri olan Karadeniz ve Marmara bölgeleri ele alındı. Pontuslular, 1910 yılındaki Osmanlı istatistiklerine göre o yıllarda bugünkü Türkiye toprakları üzerinden özellikle bugünkü İstanbul, İzmit, Bursa, Konya, Sivas, Adana, Ankara ve Kastamonu gibi kent sınırları içerisinde yaşamaktaydılar.
İkinci aşama katliam aşamasıdır. Bu dönemde yüzlerce şehirler, köyler yakılıp yıkıldı, binlerce insan her türlü yol ve yöntemler ile öldürüldü. Bu bağlamda Sphagi (katliam) ve Xerisomos (kökünden koparma) gibi Pontuslu terimler bugünün yabancı bilim insanları tarafından kullanılmaktadır. Amerikan, Alman ve Avusturya devlet arşivlerinde bulunan bilgilere göre 300 bin insan katledildi. Bu katliamın kurbanlarını anmak için uluslararası düzeyde 19 Mayıs gününü Uluslararası Pontus Soykırım günü olarak ilan edilmiştir.
Üçüncü aşama ise sürgün etme ve asimile etme aşamasıdır. Yani sadece insanlar değil, aynı zamanda kültür ve kimlikleri de katliamdan geçirildir. Ve bugün kim olduğunu bilmeyen binlerce gencimiz vardır. Kendisine Laz’ım, Türk’üm, Kürt’üm diyen binlerce gencimiz vardır.
Bildiğiniz gibi 1923 yılında Lozan Antlaşması sonucunda ve Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi sonucunda Türkiye tarafında kalan Pontuslular tümden Türkleştirilmeye ve İslamlaştırılmaya hedef alınmışlardı. Yani ‘ya asimile olacaksın ya da öleceksin’ seçeneğinde asimilasyonu seçmek zorunda kalan binlerce Pontuslu vardır. Ve onlar şimdi kendilerine Laz, Kürt, Türk diyorlar. Bundan dolayı Ermeniler gibi, Aramiler gibi bir halkın varlığından bahsedemeyiz.
 
Pontus halkı bu katliama karşı neler yaptı?
Elbette halk susarak ölümü beklemedi. Pontus halkı direndi. O yıllarda bir Pontus Hareketi oluştu. Bu hareketin iki ayrı öncüleri vardı. İki din adamı ve fikirleri birbirlerine uyuşmayan iki lider. Biri Amasya Metropoliti Ghermanos Karavangelis, diğeri ise Trabzon Metropoliti Chrisanthos.
Ghermanos Yunanistan’a bağlı bir Pontus kurma hayali içinde mücadele ederken, Chrisanthos barışçıl, uzlaşmaya hazır bir tutum içinde diğer azınlıklar ile birlikte bağımsız bir Pontus halkını arzu etmekteydi. Fakat her iki lider umut ettikleri sonuca ulaşamamış, Pontus halkı katliamlardan, asimilasyonlardan ve sürgünlerden geçirilmiştir. Bu direnişin sonucunda daha fazla katliam, baskı ve sürgünler oldu. Yahudilere ve Ermenilere karşı uygulanan “ölüm marşları” Pontus halkına karşı da uygulandı ve yüzbinlerce Pontuslu bugünkü Orta Anadolu dediğimiz ve Küçük Asya dediğimiz bölgelere deporte (sınırdışı) edildiler.

Pontus halkı da katliama uğrayan birçok halk gibi yoğun bir sürgün yaşadı. Sürgündeki Pontus halkı bugün kimliğine ve kültürüne yeterince sahip çıkabiliyor mu?
Maalesef bugün insanlarımız halen teşhir olunmaktan korkuyor. Özellikle yaşlılarımız bu süreci anımsamazken, gençlerimiz kendi kültür ve kimlikleriden uzak yetiştiriliyor, uzak tutuluyor.
Bizler, diasporada yaşayan Pontuslular olarak bu barış sürecinin bizlere de umut verdiğini, demokrasinin -belki olur ya- gelebileceğini söyleyebiliriz. Eğer demokrasi gelir ise bu kendi kimliğimize tekrar sahip çıkmamıza imkan sağlayacaktır.
Fakat Türkiye Hükümeti birçok kez sözde adım atarak, tam tersi savaşı daha da kışkırtığını geçmiş deneyimlerden biliyoruz. Umarım bu süreç meyvesini verir ve özgür demokrat bir Türkiye’nin inşasını zorlaya zorlaya başarır. Ki Türkiye bir gün bunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Artık halkları baskı altında tutarak, halkları yanıltarak, halkları katlederek bir şeyleri başaracağını düşünmesin. Zaman değişti, halklar değişti, halkların tutumları ve güç dengeleri değişti. Dün korkudan, ölüm tehditlerinden susan halklar bugün ayakta ve direniyor. Bunun en temel örneği Kürt halkıdır. Pontus halkı, Kürt halkını kendisine örnek almalıdır. Pontus halkı Kürt halkının o direniş gücünden esinlenerek kendisi de ayaklanmalı, kendi kimliğine sahip çıkmalıdır.

Hrant Dink katledildiğinde başta Ermeniler diğer halklar ile birlikte sokaklara çıktılar. Ve yıllardır Kürtler ayaktalar, direniyorlar. Malatya’da Hıristiyan din adamları katledildi. Bunun yanında kiliselerin yıkılıp, yerine camilerin inşa edilmeleri aslında Hıristiyan ve diğer din mensubu azınlık halkları ayağa kaldırması gereken önemli konulardır. Sizce Türkiye’de yaşamakta olan Hıristiyan halklar ayaklanacaklar mıdır?
Evet, bence halklar hakları için ayaklanacaklar. Çünkü günümüzdeki aydınlatma, yüzleşme ve yüzleştirilme ilerlemiştir ve kamuoyu tarafından destek almaktadır.
Bunun en temel ayağı medya ayağıdır. Medya ister ise bir olayı anında kamuoyuna aktarabilir, medya isterse bir halkın tüm yaşadıklarını aydınlatabilir. Medyanın gücü çoktur ve çok hızlıdır. Artık istenir ise hiç bir şeyler karanlıkta kalmaz. Örneğin Trabzon’da kutsal Sofia isimli Yunan kilisesi vardır. Bu şimdi müze olarak tanıtılıyor, biliniyor. Ve güncel planlamalara göre bu müze camiye çevirilecekmiş.
Konstantinopel yani bugünkü ismi ile İstanbul’da bulunan kutsal Sofia ile de bu camileştirme bir gün olacaktır. Yani Türkiye’de aşırı bir İslamlaştırma görmekteyiz ve bu İslamlaştırma halkı bölecektir. Bizler bu konuda kaygılıyız. Eğer elimizden gelir ise -umarım gelecek de- kendi dini değerlerimizi, kendi kiliselerimizi, kendi dilimizi tekrar canladırarak, yaşatarak, gelenek ve göreneklerimizi nesillerimize aktararak, bizlerin halen var olduğumuzu, yok edilmediğimiz göstermek isteriz.

Yok etme politikaları devam ediyor


Pontus halkına yönelik bu İslamlaştırma ve Türkleştirmeyi biraz açabilir misiniz? Bu politikalar hala devam ediyor mu?

Size geçmişten örnekler verebilirim. Sürgünler o zaman çok geniş çaplı gerçekleştiriliyor ve yüzbinlerce insan, çoluk çocuk, kadın ve erkekler ellerinde hiç bir şeyler olmaksızın bilmedikleri yerlere sürgün edildi. 1923 yılından sonra yaklaşık 150 bin Yunanlı Pontusu İstanbul’a yerleştirdiler. Bu yerleşim ardından 3 ayrı program yaşandı. Ve bu programlarda Hıristiyanların işyerleri, evleri, kilisleri tümden tahrip edildi. İnsanlar bırakın mal ve mülklerini korumayı, canları tehlikedeydi, öldürülmekten korkuyorlardı.
Ve dün sayıları 150 bin iken bugün İstanbul ve civarında resmi rakamlarımıza göre sadece 2 bin Yunanlı Pontuslu yaşamaktadır. Bu da şunu gösteriyor. Korku inkara, inkar asimilasyona, asimilasyon yok olmaya götürmektedir. Bu uzun vadeli bir süreçtir ve sonu gelmez bir süreçtir. Bundan dolayı bu yeni çözüm süreci de aynı zamanda şunu göstermektedir: Bu yok olma ve yok edilme süreçlerin hiç bir zaman bitmediklerini de göstermektedir. Türkiye Hükümeti bu yok etmeye her zaman devam etmektedir. Dün katliam ile bugün inkar ve asimilasyon ile çeşitli baskı ve korkutmalar ile.
 
Bu konuda son süreçte direniş konusunda en görkemli örnek Gezi Park eylemleri oldu. Bunun yanında çözümü zorlayan Barış ve Demokrasi Konferansları gerçekleşiyor. Bu aslında halkların baskılara ve inkarlara karşı el ele olduklarını göstermiyor mu?

Evet, kesinlikle gösteriyor. Bunu da başta söyledim. Bu süreç önemli bir başarı elde etti. Bizler şimdi beraberiz, ortak bir çizgi ve bu konu üzerinden tartışarak, sonuç elde ederek çözümü zorlayacağız. Umarım bunu başarabiliriz.  Bu süreçte Türkiye hükümetinin maskesini düşürerek, imajından büyük zararlar elde etmiştir. Türkiye’nin nasıl olduğunu, nasıl davrandığıni, halklara karşı ve özgür ifadeye, düşünceye karşı nasıl vahşice şiddet uyguladığını haftalardır dünya medyası üzerinden takip edebildik. Türkiye hükümeti belki kendi medyasını susturabildi, ama dünya medyasını, sanal medyayı susturamadı.
 
Son olarak Türkiye’de ve diasporada yaşayan halklarımıza neler söylemek istersiniz?

Halkların kaderleri kimi tarihi acılar ile yüklüdür. Bunu Türkiye’de yaşayan bir çok halk kendi şahsında yaşamıştır. Önemli olan bu konuda direnmek, kimliğinden, dilinden ve kültüründen, tarihinden ve gerçekliğinden vazgeçmemektır. Umarım bu yeni süreç buna temel ve vesile olur.
Ki halkların kardeşce ve birbirileri ile barış içinde yaşamalarının herkesin arzusu olduğunu düşünüyorum. Diasporada yaşamakta olan halklar içinde aynısı geçerlidir. Onlar da ne kimliklerinden ne de mücadelelerinden vazgeçsinler. Bütün arzum budur.
 

NİHAL BAYRAM/RIZA AYDOÐDU

Yazarın diğer yazıları

    None Found