Korkuyorlar!

Leyla Güven ve zindanlar öncülüğünde tecride karşı yürütülen açlık grevleri, dünyanın en kapsamlı ve en uzun vadeli direnişine dönüşmüş durumda. Ölüm sınırında olan binlerin talebine sessiz kalanlar, bugün artık biraz daha sesi duyulan bu direniş karşısında bir çıkmaz ve korku halini yaşıyorlar.

Direnişçilerin Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebine karşı bugüne kadar olumlu bir yanıt verilmemiş olsa da, bu direnişin Türk devletini ve yönetenlerini içinden çıkılmaz bir duruma soktuğu çok açık. 31 Mart Yerel Seçimlerinin gündemi ile bu direnişin üstünü kapatmaya çalışan devlet kanadı, seçimin ardından yüzleşmeye başladığı zindan direnişleri karşısında bir çıkmaz yaşıyor. Artık öyle bir hale dönüştü ki; Devlet kanadı, konuya ilişkin yapacağı olumsuz bir açıklamanın yaratacağı bir etkiden bile korkacak bir duruma geldi.

Cezaevleri önünde yaptıkları eylemlerle ölüm sınırında olan çocuklarının sesini duyurmak isteyen Kürt analarına yönelik pervasızca saldırılar bir devletin gücünün değil, içinde bulunduğu güçsüzlüğün en iyi kanıtıdır. Zindanların sesinin duyulmasını istemiyorlar, çünkü çok korkuyorlar. Neden mi, korkuyorlar? Direnişten korkuyorlar, bir ananın feryadının milyonların çığlığına dönüşmesinden korkuyorlar, hırpalanan, yerlerde sürüklenen, çocukları zindanlarda ölümle yüz yüze olan anaların tabi olduğu bir halkın ayaklanmasından korkuyorlar, yaşanacak ölümlerin altında kalmaktan korkuyorlar, bugün olmasa da yarın adalet önünde hesap vermekten korkuyorlar, kendi sınırlarının dışında meşrutiyetini gün be gün kaybeden bir devleti ayakta tutamamaktan korkuyorlar….

Onun içindir ki, bugün kimse kalkıp bu iktidarın güçlü olduğundan bahsetmesin. Bahsedilecek, konuşulacak bir gerçek varsa oda; direniş karşısında çıkmaz yaşayan bir devletin varlığı ve bir anaya saldırmanın emrini verecek kadar ahlaksızlaşan bir iktidarın yaşadığı korkudur.

Peki, zindanlarda veya dışarıda devam eden direniş karşısında korkuyu yaşayan sadece Türk devleti mi? Hayır, bu korkuyu yaşayan aynı zamanda sessizliği ve varlık gerekçelerini işletmeyerek Türk devletine destek veren Avrupa Konseyi, CPT, Birleşmiş Milletler (BM) ve benzeri birçok kurumdur. Bakmayın, umursamaz tavırlarına onlarda korkuyorlar. Peki neden mi korkuyorlar? Yanları başında ölümün eşiğinde olanların talebine karşı ‘bugüne kadar sessiz kalarak hata yaptık’ demekten korkuyorlar. Varlık gerekçelerini unuttuklarını hatırlamaktan korkuyorlar. Konuşurlarsa ortak çıkarlarının bozulmasından korkuyorlar. Yaşatmak varken, ölüme yol açtıkları tutumlarının bilincine varmaktan korkuyorlar. Konuşurlarsa kapılarına dayanacak binlerce mültecinin varlığından korkuyorlar. Dünyanın en ücra köşesindeki hak ihlaline karşı ses çıkaran kurumlarının, ölümün kıyısında olan binlerce Kürt’ün talebine bugüne kadar neden sessiz kaldıklarının gerekçesini açıklayamayacaklarından korkuyorlar. Bir gün birilerinin kalkıp o insanlar ölürken, siz ne yaptınız demesinden korkuyorlar…

Evet, korkan sadece onlar değil, bizde korkuyoruz. Kaybetmekten korkuyoruz. Bu direniş, yaşanırken günü geldiğine biz neredeydik sorusunu kendimize sormaktan korkuyoruz. Bir gün çocuğumuza bu direnişin acı yanlarını anlatmak korkuyoruz. Bugün yerlerde sürüklenen bir ananın, olur da çocuğunu kaybederse onun yüzüne nasıl bakacağımızın düşüncesinden korkuyoruz. En çokta neden korkuyoruz biliyor musunuz..?

Şimdilik kendi korkularımız bir yana bırakıp ne yapmamız gerekir ona bakmalıyız belki de. Hani dedik ya korkuyorlar, ama gerçekten tıkanmışlıkları karşısında yaşanacak büyük bir olumsuzluktan ve birilerinin onlara hesap sormasından korkuyorlar. Onun için onlara görevini hatırlatmak hepimizin hedefi olmalı… Bugüne kadar varlık gerekçesi gereği dünyanın en ücra köşesindeki en ufak ihlal karşısında bir açıklama yapan ama ölüm sınırındaki binlerce Kürdün talebine sessiz kalan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne, CPT’ye görevini hatırlatmalıyız. Birileri yapıyor demeyelim, çünkü bu kurumların bireysel yapılacak her başvuruyu dikkate almak zorunluluğu var. Örneğin; Hepimiz, yaşanan durumun bir mağduru olarak Cenevre Merkezli BM İnsan Hakları Konseyi’ne, CPT’ye mektuplar göndermeliyiz.

Sadece kendimiz değil Avrupalı bir arkadaşımıza da bir mektup yazdırmalıyız. Avrupa’dan hatta ülkeden gidecek milyonlarca mektup bu kurumları özellikle BM’yi harekete geçirmek zorunda bırakabilir. En azından açıklama yapmaya zorlayacaktır. BM doğrudan tecride karşı rol alma yetkisini kendisinde görmese de binlerce insanın ölüm sınırında olmasına sessiz kalamaz. Bugüne kadar sessiz kalması bile varlık gerekçesine ters düştüğünün en büyük göstergesidir.

Yazarın diğer yazıları