Körün hesabı

Dünya Barış Günü’ne bir gün var ama yurtta ve dünyada gündem; savaş. Türkiye’yi yakından ilgilendiren Ortadoğu’daki savaşın, ABD ve Avrupa’nın da müdahalesi ile kazanacağı boyuta kilitlenmiş durumdayız. Erdoğan ve hükümeti, Müslümanı Müslümana kırdırma anlamına geldiğini bildiği halde Suriye ve Mısır’da radikal İslamcı kesimleri desteklemeye devam ediyor. Ağzı her açıldığında gözleri yaşararak andığı İslam ailesinin fertlerini, emperyalist devletler de savaş uçaklarıyla, füzeleriyle vursunlar diye ellerini ovuşturarak bekliyor.

Ağzından çıkanla kalbinden geçenin bir uyumu yok. Bu uyumsuzluğun, bu dengesizliğin yüzlerce örneğini sergiledi bugüne kadar. İçerde muhalefeti despot uygulamalarıyla canından bezdirir, insan hakları ve demokrasiye sıfır tolerans politikasını uygularken, dışarıda en büyük, en hassas insan hakları savunucusu kesilmesine tanıklık etmeyen kalmadı. "Van minüt (one minute)" diyerek sergilediği tutumunun devamında İsrail’le yapılan askeri ve ticari anlaşmalar unutulmadı halen.
Velhasıl… İkiyüzlülük; bir öyle bir böyle konuşmak, dilin başka aklın başka yöne hareket etmesi, şöyle konuşup böyle yapmak, hükümette ve siyasette olağan kabul ediliyor. Taraflı medya da aynı tarzı devam ettiriyor. Bu durumu tutarsızlıkla tanımlamak yetmez, yapılan açıktan ahlaksızlık. Burjuva siyaset bilimcilerinin de açıkça "siyasette ahlak aranmaz" biçiminde ifade ettikleri doğrultuda, bile isteye ve normal kabul edilerek yapılan bir ahlaksızlık.
AKP’nin ya da burjuva siyasetin ahlakı değil derdim. Varmak istediğim asıl nokta şu: Çözüm sürecine karşı olanların bu karşıtlıkları için geçerli bir gerekçe bulamadıkları her durumda sarıldıkları bir güvensizlik söylemi var. Başta Başbakan, hükümet, taraflı ve çözüm karşıtı medya PKK’nin, BDP’nin ve çözüm isteyen Kürtlerin barışa, birlikte yaşamaya zinhar karşı olduklarını, ayrılık ve savaş istediklerini, çözüm sürecinin gereği sınır dışına çekilmenin de gerçekleşemediğini söylemekte, yazıp çizmekteler. Bu durumun benim için en önemli boyutu ise, empoze edilen bu güvensizliğin halkı Kürtlere karşı mesafeli tutması, barış ve çözüm sürecine hak ettiği desteği engellemesinden öte değil…
Bu durum karşısında Kürtler ısrarla taleplerini yinelemek, savaşı değil barışı istediklerini dile getirmek, karşılarında yer alan güçleri samimi olduklarına ikna etmeye çalışmak, enerjilerinin bir kısmını buraya ayırmak durumunda kalmaktalar. Ancak, gündemi takip eden herkesin göreceği gibi, bu çaba siyaset arenasında anlamlı bir sonuç doğurmadı bugüne kadar, doğuracağı da yok. Belki ahlaklı birkaç politikacı, birkaç aydın, gazeteci ikna edilebilmekte ama genelleme yapılacak bir başarı elde edilememekte.
“Neden? Kürtlere güvensizlik gösterilmesinin nedeni ne olabilir? Ya da Kürtler kendilerini neden doğru anlatamıyorlar” diye sorar ve illa bir cevap ararsanız, bunu da halk arasında anlatılan bir hikayede bulabilirsiniz kolaylıkla. Hikaye şöyle: İki kör köfte yiyormuş. Bir süre sonra biri diğerine “ikişer ikişer yeme” demiş. Diğeri, "nereden gördün ikişer ikişer yediğimi" diye sormuş. İlki "ben öyle yapıyorum da" diye cevap vermiş…  Bu durumu "insan karşısındakini de kendisi gibi bilir" diye özetleyen bir söz daha var, bilirsiniz.
Sözün özü şu; Kürtler barış istiyor, çözüm sürecine ilkeli, ahlaklı bir yaklaşım sergiliyor ama kime? Ne bunu anlayabilecek bir hükümetimiz ne de kamuoyumuz var. Halkı barışa ikna etmenin gereği inkar edilemezse de kendilerine siyasi ahlaksızlığı ilke edinen, geleceğini savaşta arayan, güvenilmez, dengesiz siyasilerimize bakarak söylenecek tek şey; barışın karşılıklı istekle gerçekleşmeyeceğine, devletin, hükümetin çözüm konusunda ilkeli ahlaklı bir tutum içinde olmayacağına ikna olmak zorunda olduğumuzdur. Görünen o ki, ne olacaksa zorla olacak. Barış dahil.

Yazarın diğer yazıları