Kralın ‘kıl’ sarayında işlenen ufak tefek

Güler YILDIZ

Nasıl kıydınız?” demiş arkadaşım, Leyla’nın ölüm haberinin sonrasında.

4 yaşında mı, değil mi, henüz karar veremediğimiz mavi gözlü çocuk artık büyüyemeyecek. Bakışlarında donup kalan bir hayatın kredilerini ödemeye, faturalarıyla cebelleşmeye, indirimleri kovalayıp, 8-17 mesaisine koşturmaya, maçlarımızı izleyip, eş-dostla Cumartesi takılmacalarına, velhasıl “nerede kalmıştık” ayarlarına geri döneceğiz.

Döndük de… Dönüyoruz da…

Hem de anlaşılmaz bir hızla!

Bu hızın insanlık denilen “şey”le alakasını kuramayanlar var. Ben gibi yadırgayıp, şaşıranlar.

İyi de yeni bir tanıma ihtiyaç duyulmuyor mu, “çok pardon abiler, ablalar, yeni dönemin insanlığı bir nedir”, falan?

En yaygın davranış, kıçını dönüp fosur fosur uyumayı becermek.

Çünkü “orada, bir köy var uzakta” ve daima o köyde hep çocuklara, kadınlara, yaşlılara, hayvanlara ve doğaya illa ki bir şey olur. Mesela sadece 8 yılda yüz bin (rakamla: 100 bin) çocuk kaçırılır, itinayla işkence edilir, ırzına geçilir, katledilir…

Neredeyse en iyi bilinen şey olup bitenin hep çok “uzakta” olmasının rahatlatan tarafı. Dokunmuyor ne de olsa. Koruyorsun kendini, çocuklarını. Güvenlikli sitelerde, apartmanlarda oturuyor, tuvalete kadar kamera koyduruyor; çocuklara çip takmaya ramak kalmış, yakın zamanda elonmask adamı icat edecek onu da, biliyor, amazondan takip ediyorsun!

Şiddetin tam ortasında nefesini tutup, birkaç saniyeliğine kendini Seyşeller’de sonsuz mavi, sonsuz sarı ve sonsuz yeşilin içinde bir zerre olarak tasavvur edebilirsin. O birkaç saniyeye seni birazdan ameliyata alacak doktorun genel anesteziye geçtiği zamana ait. Uyandığında bedeninde işe yaramadığını düşündüğün bir şeyler eksilmiş, yerine derin ağrılar bırakmış olabilir.

Kralın ülkesinde görece daha korunaklı yaşayanların hali hep o genel anesteziye geçerken ki birkaç saniye. İğnenin damara giriş anıyla derin uyku halinin tüm hayatı kapsadığı ve uyandığında o birkaç saniyelik mavilik, sarılık, yeşilliği dahi anımsayamadığın unutma hali… Heyhat, beyin gitmiş, dümdüzsün işte! Kusursuz bir g.t kılı derecesinde!

Kalıcı dumur diyelim, kapatalım bu işi…

Kralın ülkesinde çiçek sevmeyen kadınlar-adamlar var.

Kralın ülkesinde hayvan sevmeyen kadın-adam-gençler var.

Kralın ülkesinde doğayı mütemadiyen ölçülü biçili katleden ohhooo bi sürü muntazam kesilmiş düzgünlükte herkes var.

Kralın ülkesinde “cennetin kapılarını” bir ‘kıl’ olarak zorlayarak rakiplerine fark atmak isteyen dini bütün kadınlar-adamlar var!

Bunlar niye sevsin elalemin çocuğunu?

Zırhlı aracın tam önünden geçerken 85 yaşındaki Pakize Hazar’ı tekerleri altında ezen kralın muhafızını niye suçlasın ‘adalet’?

Bir köpeğin gözlerini oyan zihniyet niye kınansın? Niye yadırgansın yavru köpeğin ayaklarını kesen? Daha dün demincek, işgalden kurtulmuş kasabanın töreninde gezdirecek düşman bulamayıp canım yaban domuzlarını öldürüp kamyonete yükleyen ve resmi geçit töreninde gezdiren zihniyet, kusursuz düzgünlükte kesilmiş, “kıl” ayarında değil miydi?

Sıradan ve küçük insanların anomalilerini doğal karşılayan bir kral, biat etmenin altın kurallarını yazıyor sarayında. Kendisi deli ve hasta! Tebaasının her türlü aşırılığı normal karşılama hakkı var. Sıradan ve silikliklerine uygun olarak da canice fikirlerini cümle içinde kullanabilir, en fazla kutsal kitapta da yazdığı gibi “cennete girmeleri” sıkıntı yaratabilir, daha ağır cezası yok! Her türlü aşırılıklara izin var, yeter ki biat etme konusunda sıkıntı yaratmasınlar! Kral sarayın balkonunda her göründüğünde ellerindeki kanı üstlerine silip alkışlasınlar, alkışlasınlar; dev kalabalıklar oluşturup drone ile görüntüleri alınsın, gazeteleri günlerce, aylarca bu “görkemli-şahane” kalabalığı yazsın ve krala biat sayısında azalma olmasın!

Ve bilmem kaç üniversiteyi bitirip toplum psikolojisinin birkaç cilt kitabını yazacak kadar entelektüel olanlar? Varlıkları azımsanmayacak kadar. Delisi olduğu kadar velisi de çok kraliyetin. Onlar, işte ellerinde aydınlık olanlar, sonsuz karanlığın içinde kendi fanusları içinde kendilerini yaşamaktalar. “Bu toplum insanlıktan çıkmıştır. Makarna-kömür parasına satmıştır vicdanını, her şeyi yapabilir ve yapmaktadır.” Ama ne gam! Bir darbe tozu yaratacak kadar kalmamıştır ellerinde sihir! Bitmiştir tüm kelimeler ve kurulmaz yön verici cümleler… İtaatin erdemliliğine gömülüp onlar da tüm diğerleri gibi “bir köy var uzakta…” terennümündedir. Kendine bakma yürekliliği dağılmış, hakikatleri yağmalanmış ülkenin ortasında sararmaya dahi mecali olmayan bir ot olarak boy veriyor. “Ama hendek kazmasalardı” da takılı kalmış bir aklın, saraya iltifat, kendi aklına hakaret olduğunu anlayamayacak kadar kör, vicdanını çetelerin ganimet sandığına gömen ahmaklar olarak tarih tarafından şimdilik bir dipnot, akabinde ayrıca sayfa sayfa yazılacaklardır!

“Nasıl kıydınız” demiş arkadaşım…

Nasıl kıymışlar?

“Ölümün üstesinden öldürmekle gelinir” diyen bir krala her gün bebek, çocuk, kadın, yaşlı, hayvan ve doğa kurban ediliyor…

Ne kadar çok şiddet uygularsa, iktidarının bir o kadar güçlendiğine inanılan bir ülkede; bebeklere, çocuklara, kadınlara, yaşlılara, hayvanlara ve doğaya karşı işlenen acımasız ve kontrolsüz şiddet için ne diyebiliriz ki?

Belli ki karşı koyma gücümüz tümüyle ortadan kalktı ve bu şiddete tapan iktidarı onaylayan nüfusun yarısı, kendi çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına, hayvan ve doğasına karşı işlenen cinayetlerden haz alıyor!

Çünkü ölümüne (!) savundukları, g.t kılı olmayı tercih ettikleri kralın daha uzun yaşayabilmesi için, işte başa döndük, kendi çocuklarını kurban etme geleneğini anımsayıverdiler birden…

Ne diyordu Küçük Prens?

“Büyükler sayılara bayılırlar!”

Çocuklar kayboluyor, öldürülüyor, diyorsun. Mesela kaç tane, diyor.

Kralın topraklarında 8 yılda 100 binden fazla çocuk kaçırılmış! Bu sayının yarısından fazlası kız çocukları… Leyla bir mavi fotoğraftır şu günde sayfa ortasında attırılmış…

Leyla bir mavi temsil…

Yazarın diğer yazıları