Krizdeki faşizmin geleceği ve anti-faşist ortak hedef

Türk devleti, “bölgede güç merkezi olma yoluyla AB’ye üyelik” perspektifini kaybetti. Savaşta yenildi. Şimdi biricik amacı, Saray iktidarını korumak, Kürt halkına verebildiği kadar zarar vermek ve Küresel devletlerle yapacağı “teslim anlaşmasını” en az zararla atlatmak. Hepsi bu.

Diyelim ki, Saray iktidarını daha bir süre korudu, Kürt halkına verebildiği kadar zarar verdi ve teslim anlaşmasını da “Sevr yerine Lozan’a razı olmak” gibi bir rızayla “en az zararla” atlattı. Bir parantez, bu “en zararın” içine, bilelim ki, Kuzey Kürdistan’ı kaybetmek de giriyor. Lozan’da nasıl küçüldüyse, Türkiye “ikinci Lozan’da” da küçülür.

Sonra ne olur?

Tarihin garip bir cilvesi olarak, “emek”de kaybeder, “sermaye” de. “Ulusalcı” da kaybeder “ümmetçi” de. Bunlar kaybettiği gibi “devrimci enternasyonalistler” de kaybeder.

Ulusalcı “küçülme” karşısında delirir.

Ümmetçi “ulus devleti” hücre cezası sayar.

Sosyalist “küçücük tek ülkede sosyalizmin” encamını dehşetle hatırlar.

Ama akıbet dediğimiz gibi gerçekleşirse, temelde şu iki programın ufku kararır:

Devrimin “Konfederal Ortadoğu Ortak Evinde, kadın özgürlükçü, ekolojik ve komünal sosyalizm” hedefi uzaklara ertelenir.

Kapitalist modernitenin ise “Ortadoğu’da güç merkezi olarak AB’yle entegrasyon” hedefi, muhtemelen bir rüya haline gelir.

Birbiriyle uzlaşmaz olan bu iki program hedefinin yukarıda sözünü ettiğimiz “saray iktidarının ömrünü uzatma, Kürt halkına maksimum zarar verme ve teslim anlaşmasını ‘küçülerek’ de olsa en zararla atlatma” politikasından aynı derecede olumsuz etkilenmesi şaşırtıcı değildir.

Bölgesel emperyalist strateji ile bölgesel devrim stratejisi gerçekte diyalektiğin en temel yasalarından biri olan “zıtların mücadelesi ve birliği” yasasına tabidir. Kapitalizm olmasaydı sosyalizm olmazdı. Emperyalizm olmasaydı dünya sosyalist devriminden söz edilemezdi. Bölgesel emperyalizm yoksa bölgesel devrim perspektifi de yok demektir.

Kürt Özgürlük Hareketi “ulus devlet” darlığına neden karşı çıkıyor sanıyorsunuz?

Ulus devlet darlığının iki bir birine zıt “aşılması” söz konusudur. Ulus devlet ya küresel emperyalizmin ve “bölgesel emperyalizmin” Ortadoğu’da kuracağı hegemonyayla, örneğin AB’ye (bölgenin özgün yapısına uygun) bir “kapitalist entegrasyonla” aşılacaktır, ya da devrimci sürecin Ortadoğu’da zafer kazanması ve “Demokratik ulus temelinde, sosyalist perspektifli Konfederalizmin” gerçekleşmesiyle.

Bunların dışında “ulus devlet” darlığı, bu devletlerin içten içe çürümesiyle devam edecektir. Özetle “ulus devlet” bu iki alternatife karşı “üçüncü” bir alternatif değildir, olamaz. Küreselleşme ve bölgeselleşme süreçleri ulus devletleri alternatif olmaktan çıkardı. Sınırlar değişmese bile, hem sermayenin, hem de (milyonluk göçleri de hatırlayalım) emeğin sınır tanımaz dolanımı, ekonomilerin karşılıklı bağımlılığı, ulus devletleri “kabuk devletler” haline getirmekte.

Yeniden başa dönersek: Türk devleti, Birinci Cihan Savaşı sonrasında, sömürge sistemine karşı “ulus devletlerin” Sosyalist ülkeyle ittifak halinde “kurtuluş umudu” taşıdığı yıllardaki tarihsel somut durumu yaşamıyor. Asya ve Afrika halklarının “ulusal kurtuluş savaşlarına” atıldığı o tarihsel dönem, geri dönmez bir şekilde aşıldı. O nedenle “Saray’ın ömrünü uzatmak, Kürt halkına bölünme pahasına, yani iyice ulus devlet haline gelmek için maksimum zarar vermek ve teslim anlaşmasını “küçülerek” yapıp, ulus devleti korumak” amacı artık “ölümden önceki koma” haline geçişten başka hiçbir anlam taşımaz.

Çıkış nedir?

Çıkış, “ömrünü uzatma, Kürde zarar verme, küçülerek teslim olma” gidişini durdurmaktır.

Bu çıkış, şaşırtıcı bir şekilde birbirine zıt dünya görüşlerinin ve sınıfsal çıkarların ortak paydasını oluşturuyor. Ulusalcılar Kürde düşman olsalar bile küçülerek teslim olmaya ne diyecekler? Müslümanlar “ümmet” yerine yeniden “millete” dönüş karşısında ne yapacaklar? Sermaye sahipleri “geniş Ortadoğu ve AB pazarı” yerine “Engürü-Çengürü” diye “tabut içinde röveşato”yla nasıl yetinecekler? Ve elbette devrimciler, emekçi sınıflar, arkaik ulus devlet içine hapsolmuş bir “devrimi” yani “tek ülkede” bile değil, “tek ülkecikte sosyalizmi” nasıl savunacaklar?

Muzaffer faşizm nedir? Sermayenin en gerici, en klerikal, en şovenist ve en emperyalist kesimlerinin, Selefilerle Ergenekoncuların ittifakına dayalı terörist diktatörlüğüdür. Bu faşizm, 2010 savaşı günlerinde büyük “umut” vadediyordu.

Emperyalist amaçlarına ulaşamayan faşizm nedir? Kendi ölümünü hazırlayan ve kendisiyle birlikte kendi iktidarı dışında herkesi yıkıma sürükleyen, öldürücü bir hastalıktır. Türk faşizmi, bırakalım “Ortadoğu pazarlarından bana da kırıntı düşer” umuduyla bilinç yıkımına uğrayan emekçileri, artık “en emperyalist sermaye” için bile perspektif olmaktan çıkmıştır.

Herkes için biricik formül şudur:

Saray rejimine son vermek, Kürt halkıyla anlaşmak ve Ortadoğu’da tüm komşularla barış….

Bu olduğu zaman herkes kendi yolunda yürüme imkanı kazanır. Ulusalcı “küçülmemiş ülke” hayalini kurabilir, İslamcı “ümmetin birliği” rüyasını görebilir, sermaye “büyük Ortadoğu ve AB pazarına kavuşma” hayaliyle coşabilir. İşçi sınıfı, emekçiler ve onların öncüsü Kürt halkı ise “sosyalizm” ütopyasına inancını pekiştirir.

Bu sayılanlar “sınıf üstü” bir cephede mi toplanacak? Taktik düzeydekileri bir yana bırakırsak bunların arasında stratejik bir ittifak ya da sınıfsal uzlaşma olmayacak. Bu sayılanların etkisi altında kalan halkların cephesi kurulacak.

Sonucu ise bölgesel devrim ve demokratik ulus programının kitlelere kavratılma derecesi, halkların devrimci örgütlenme düzeyi ve mücadele azmi belirleyecek.

Yazarın diğer yazıları