Krizi derinleştirmek

Abdurrahman AYDIN

Geçtiğimiz yıllarda, özellikle de Osmanlı’nın son dönemleri ile modern(!) cumhuriyetin ilk yılları üzerine tarih çalışmaları bulunan kimi entelektüeller ve sosyal bilimciler, devletin devasa boyutlardaki sistematik bir soykırıma yönelebileceğine dair bütün emarelerin belirmiş olduğu yönünde beyanlarda bulunuyorlardı. Elbette Taner Akçam başta olmak üzere, bu türlü kehanetler geliştiren herkese kızıyordum; çünkü yazarların iyi niyetlerinden bağımsız olarak bu türlü düşünme ve duygulanma biçimleri en başta iki şeye neden oluyordu: 1) Devleti tek mutlak güç olarak görme eğiliminin güçlenmesine ve 2) İnsanda derin bir kaygının ve endişenin harekete geçmesine.

Bu ikisinin bilgi üretimi süreçlerine sözcüğün tam da Spinoza’daki anlamıyla ‘kötü ve kederli’ duygulanımların gölgesini düşürdüğü açık. Bu ise felsefe tarihinin en kadim köklerine yeniden gönderiyor bizleri: Bilgiyi sevenler ile kendini sevenler arasındaki kadim söylem mücadelesi. Ya da düşünce tarihinin daha tanıdık sözcükleriyle sofistler (retorikçiler, hitabetçiler) ile Sokrates, Platon ve Aristoteles arasındaki mücadele. Bir yanda sözleriyle belirli hakikatleri açığa çıkarmak değil de toplumun duygularına ve tutkularına seslenerek insanları kendi arzuları doğrultusunda manipüle etmeye çalışanlar ve diğer yanda da topluluğun arzu ve tutkuları ne yönde olursa olsun, ne türlü acil talepler sıralanırsa sıralansın ateşli olmaktan ziyade serin bir kafayla olup bitenlerin temel mantığını kavramaya çalışan ve bu yönde soruşturmalara girişen bilgi yanlıları… Bir bilge insanın da söylemiş olduğu üzere, gerçek öncülük bazen halkın arzularının tam tersi istikamette de konum alabilmektir.

Kadim tartışmanın bir aşamasında Spinoza iktidarların bizim kederlenmemize ihtiyaç duyduklarını belirtiyordu; çünkü ona göre üzgün kafa çalışmazdı. Gerçekten de üzgün bir kafa, dönüp dolaşıp kendi öz-zehirlenmesi içerisinden düşünebilir; tabi buna düşünce denilebilirse. Spinoza’nın bununla kast ettiği insanın bütün bünyesine yayılan bir zehir olarak ‘hınç’ duygusudur. Kafamızı kaldırıp başka insanlara bakamayalım diye, bakışlarımız bireysel düzeyde daima kendi içimize gömülü olarak kalsın diye kendi tekil benliklerimize gömülüp kalmamız yönünde benlik teknik ve stratejileri geliştirir iktidarlar. İşte bir tür kitlesel soykırım olasılığından bahseden kimi yazarların –niyetleri ne olursa olsun– kimi motifleri tam da böyle bir duygulanım durumuna sürüklüyordu okuyanını. Bu duygu durumu içerisinde de Devlet, kadir-i mutlak bir tanrı gibi, kadere hükmeden varlık gibi konumlandırılmış oluyordu.

Fakat bu doğrultuda söylenenlerin, bunların söylenebilir olmasının anlattığı bir şeyler yine de var; söz konusu yazarlar doğru bir sezgiyi yanlış okumuş olsalar da. Üstelik birçoğunun Marksist geçmişine ya da Marx’la öyle ya da böyle güçlü ilişkileri bulunmasına rağmen Marx’ın hala orada durduğunu unutmuş olmalarına karşın: “Tarihteki bütün büyük olaylar iki kere tekrar ederler; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak!” Çünkü ilkinde canlılar hayaletlere dönüştürülürler; ikincisinde ise geçmişin bütün hayaletleri ‘şimdiki zamanın’ tesisi için seferber edilirler. Abdülhamit’in yerine bir başkası, amcasının yerine yeğeni… Bu türlü sembolik seferberlikler, aslında çok köklü krizlere verilmiş yanıtlar durumundadırlar: Trajik kökenden gelişen bir kriz. Bu kökensel kriz devletin, siyasetin ve toplumun bütün alt-temel mantığına damgasını vurmuş durumdadır. İşte sözünü ettiğim yazarların göremediği olgu da budur: Kökensel olayın gölge fenomenlerini, yani yapısal tekrarlarını kökensel olayın kendisiymiş gibi okumaya kalkışmak. Bu da zihinlerini sözcüğün antropolojik anlamıyla ‘devletin’ ele geçirmiş olduğu anlamına gelir; çünkü ‘milli ve yerli’ (!) ittifakın oluşturduğu iktidarın temel argümanını tekrar etmiş oluyorlar.

Temel argüman ise şu: Yeni bir Kurtuluş Savaşı veriyoruz. Böylelikle bu yazarlar tam da Kurtuluş Savaşı mitine teslim olmuş figürler olarak beliriyorlar. Bu mitin gölge olaylarını, yani aslında Türkiye devletinin kuruluşundan beri köklü krizlerle karşı karşıya olduğunu ve büyük bir ‘kaygıyla’ daima bu krizlere yanıtlar geliştirmekte olduğunu göremiyorlar. Süreklilik görmeleri gereken yerlerde kopuşlar, kopuş görmeleri gereken yerlerde de süreklilikler görüyorlar; fakat tam da mevcut iktidar-bilgi rejiminin gördüğü şekilde. Temel hatları bakımından tuhaf bir benzerlik… Söz konusu bilgi-iktidar rejimiyle aralarındaki tek fark kavramlara yükledikleri değerde görünür oluyor; yoksa tarih görüşleri bakımından aralarında o kadar da uzun boylu bir fark yok.

Bu yazarların sezgisel olarak doğru yakaladıkları ‘benzerlik’ iki farklı tarihsel dönem arasındaki benzerliğe değil, Milli Türk Kimliğinin kuruluşu itibariyle oluşmuş yapısal bir duruma işaret etmektedir. Fakat Kürt hareketinin tam da bu kuruluşa özgü yapısal temelleri açığa çıkarmış ve çıkarmakta olduğu düşüncesini kabul etmek istemiyorlar ve Kürt Hareketini belki kendi kibirleri nedeniyle doğru okuyamadıkları için Türklüğün içine savrulmuş olduğu krizi de doğru okuyamıyorlar (bunun zaman zaman tersinden bir kibir ürettiğini de belirtmeden geçemeyeceğim. Kürt aklına ve düşüncesine de sirayet etmekte olduğunu görüyoruz bazen bu kibirli halin). Bu kriz artık kendi kurucu temellerinin kıyımda yattığını kendisinden bile saklayamayacak bir duruma sürüklenmiş olmanın krizi. Bu krizi bir tür kibirle, bir tür kötücül ‘medeniyet’ iddiasıyla karşılamak ve bu kriz üzerinden kendimize geçici, siyasal bir anlamı da bulunmayan bir ‘kimlik’ üretmek yerine krizin kendisini derinleştirmemiz gerekiyor bana kalırsa.

Yazarın diğer yazıları