Kronolojinin sonunda patlak ping pong topu

Türk devleti Rusya ve ABD arasındaki satranç maçında, 2014 yılındaki kara ünlü MGK toplantısında alınan Kürt halkını “çöktürme planı” ve planın uygulamaya konduğu günden bu yana zavallı bir piyon haline geldi.

Ya da Trump ile Putin arasındaki masa tenisi maçında “patlak bir ping pong topuna” dönüştü…

Türkiye daha önce neydi?

Cumhuriyet’in kuruluşundan NATO üyeliğine kadar Türk devleti “diplomasi” açısından dünyada ve bölgede (Hatay’ın Fransa tarafından 2.Dünya savaşında Almanya’ya karşı tutum alması umudu ile Türkiye’ye hediye edilmesi dışında) hiçbir rolü olmayan “nötralist” bir ülkeydi. İnönü Hükümetleri savaş boyunca önce el altından Hitler faşizminin zaferini bekledi, olmayınca Müttefiklerin zaferi durumunda “Almanya ile işbirliğinden” ötürü Sovyetler Birliği’nin hışmından kurtulmak için NATO’ya kapılandı. Ekonomik bakımdan ise uygulanan “devlet kapitalizmi” temelinde “kendi yağıyla kavrulan” ülke olarak hayatını sürdürdü. Dış pazarı yoktu. İç pazarını “yerli malı haftalarıyla” korumaktaydı. NATO’ya girme karşılığında Marshall Planı’ndan Amerikan “yardımı”yla “ekmek karnesi” uygulamasından kurtuldu.

O günden sonra Türk devleti, ABD emperyalizminin Sovyetlere, Doğu ülkelerine, Cezayir’e v.s. karşı “işbirlikçisi” bir ülke haline geldi. Diplomasi alanında yapabildiği biricik şey, NATO ülkelerinin aldıkları kararlara uysal bir şekilde destek vermekten ibaretti. Ekonomik bakımdan ise o günden sonra Türk kapitalist pazarı NATO ülkelerine açıldı. İç pazar bu ülkeler lehine genişledi. Aynı zamanda Türk kapitalizmi emperyalist tekellerin “işbirlikçiliği” ve devlet desteği sayesinde büyüdü. Tekel demek, tekelci olmayan sermayeyi adım adım yutmak ve sömürüyü maksimum hale getirmek demek. Türk kapitalizmi, dünya pazarlarının büyük devletler ve sosyalist ülkeler tarafından paylaşılmış olmasından dolayı, “dış pazarlar” elde edemedi. Türk tekelleri, tıpkı dar pabuçta büyüyen tırnağın parmak etine batması gibi, “yerli pazara” sığmayacak ölçüde büyüdü. Artık Türk kapitalizmi “pazarlara açılamamanın”, dolayısı ile “bölgede emperyalist” olamamanın acısını çekiyordu.

Derken Sosyalist dünya yıkıldı. Bu dünya ve eski nüfuz alanları (Irak, Suriye v.s.) “sahipsiz bir pazar” haline geldi. Gelir gelmez bütün devletler, bu arada Türkiye bu “sahipsiz pazarlara” daldı. Böylece “iç pazara sıkışmış” tekeller “potansiyel emperyalizmden” fiili emperyalizm aşamasına yükseldi. 2002’den 2015 yılına kadar AKP iktidarında Türk bölgesel emperyalizmi Ortadoğu ve Kuzey Afrika pazarlarında “parlayan yıldız” haline geldi. Türkiye ABD’nin ve AB’nin desteği ile yayılmaya başladı.

Sonra ne oldu?

ABD ile işbirliği yaparak 2010 yılında girdiği Üçüncü Dünya Savaşı’nda ÖSO’nun yerine DAİŞ’in yükselmesiyle birlikte ABD’nin Suriye’yi yıkmaktan İsrail’in güvenliği açısından vazgeçmesi ve Rojava devriminin zaferi üzerine ve Ergenekon’un yeniden inisiyatifi eline geçirmesinden sonra, Erdoğan DAİŞ’le Rojava devrimine ve Kuzey’de PKK’ye karşı umutsuz bir ittifak kurdu. Artık Üçüncü Dünya Savaşında yenilmişti. Hedefi AKP iktidarını korumak ve Kürt halkına verebildiği kadar zarar vermekten ibaret kaldı.

İşte o günden sonra Türk devleti, diplomasi alanında ortalık malına dönüştü.

Süren savaşın sonunda “masada yenilenlerin tarafına oturtulmaktan” kurtulmak için umutsuz bir çırpınışın içine yuvarlandı. Bir ABD’nin, bir Rusya’nın eteklerine yapıştı.

Şimdi bu zavallı ping pong topu, kah Moskova’da, kah Washington’da “Kürtleri çöktürmeme izin verene teslim olacağım” rezilliği dışında hiçbir “diplomatik” inisiyatife sahip değil.

Dış politika üzerine yazanlara benim tavsiyem şu: Türkiye “ne yapıyor?” sorusunu Türk Dışişlerine sormayın, Rusya’ya ve ABD’ye bakın, Türkiye’ye “ne yaptırıldığını ve ne yaptırılacağını” anlarsınız.

Yaptırılanların ve yaptıracaklarının ise özeti şu:

Türkiye emperyalist amaçlarla savaşa DAİŞ’le birlikte girdi, Kürt’e yenildi. Rusya fırsatı yakaladı. Onu Suriye’de “masaya oturttu”. Ardından Türkiye DAİŞ’le Libya iç savaşına karıştı. Rusya onu bu defa Akdeniz “masasına oturttu”. Şimdi Erdoğan’ı masada İslam alemine girmesine yardım eden bir “piyon” olarak kullanmakta. Bir yandan da daha ileriye gitmesin diye masa altından tekmelemekte.

ABD ise Rusya’nın sayesinde “masaya oturtulan” Erdoğan’ın sonunu beklemekte. “Masaya oturtulan” Türkiye’nin Erdoğan sonrasında NATO karşısında teslim bayrağı çekeceğini bilmekte. Ve Rusya tarafından “masaya oturtulan” Türkiye’yi, bu defa ABD aynı masalarda kendisinden yana “kullanmaya” hazırlanmakta.

O nedenledir ki, Rusya Türkiye’yi “masaya oturturken” ABD ve AB telaşa kapılmadan bu “oturtulmayı” keyifle seyretmekte.

Rusya ile ABD arasındaki “uzlaşma” böyle bir şeydir. Biri şimdi “masaya oturtuyor”, öteki yarın onun “masaya oturttuğunu” masada kullanacak.

Bazıları da bu manzarayı “Türk diplomasisinin marifeti” sanmakta.

Oysa karşınızda tipik bir “patlıcan oturtma” var… Mideniz alıyorsa “afiyet” olsun…

Yazarın diğer yazıları