Kumarbaz!

Hafta başı dünyanın bir numaralı koltuğunda oturan fakat stratejik bakıştan yoksun şahsın savrulmalarına bir kere daha şahit olduk. Trump’ın coğrafi ve politik bilgiden azade oluşunun bir batı kasabasında şerif olmaya yeteceği bile şüpheli. Mesele de belki burada ve kendisi de son dönemde ABD elitleri içindeki çekişmelerde bunu muhtemelen fark etti. Bu yüzden öfkeli ve eğer Putin, Erdoğan hatta Şi Cinping adına çalışmıyorsa bu öfke onun aynı gün içindeki savrulmalarında önemli bir faktör.

Trump’ın bir “iç dünyası” var kuşkusuz ve çoğu hamlesi iç siyasete, yeniden başkan seçilmeye endeksli. Muhtemelen TC’nin işgal politikalarına cevaz veren yaklaşımıyla geleneksel siyaset kesimlerinin kendisine dönük adımlarına karşılık vererek popülaritesini artırmak istedi. Popülaritesi artar-düşer bundan emin değilim, fakat kendi partisi “Cumhuriyetçiler”den dahil tepki topladı. İşin bu konuda Temsilciler Meclisi’ne ifade vermeye çağrılmasına kadar varacağı bile ifade ediliyor. Bu durum “müesses nizam” nezdinde onun daha fazla hırpalanması anlamına gelecek. Süreç ilerledikçe ABD siyasetinin (ve dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kapitalist zihniyetin) nice pisliğinin istemeseler de ortalığa saçıldığına şahit olacağız.

Trump’ın vaziyeti elbette sadece hezeyanlardan ibaret değil. “TC’yi kaybetmeme” siyaseti bağlamında hiç kuşkusuz bazı tasarrufları oldu.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey aracılığıyla yürütülen ve “Güvenli Bölge Anlaşması” olarak nitelenen süreç bunun bir parçası. Bir diğeri de Ticaret Bakanı Ross üzerinden önerilen yeniden bağımlılığın onaylanması diye okuyabileceğimiz anlaşmalardı. Bu politikaların özünü Erdoğan yönetimini ikna etme, yanında tutma oluşturuyordu. Trump burada bir kumar oynamayı tercih etti. Fakat Rus siyaseti ve yeni Osmanlıcı “fetih hülyaları” tarafından cezbedilmiş zihne, Almanya’nın son dönemde artan sırt sıvalamaları dahil geri dönüş için yetmedi. En azından telefon konuşmalarında “gizliden verilmiş sözler” yoksa bu konuda açık bir işaret gözükmüyor.

Şimdi bazılarınızın “Trump faktörü” ile olan biteni açıklamayı yadırgayacağınıza eminim. Bu normal. Çünkü çoğu zaman farkına varmasak da 1. ve 2. Dünya savaşlarının kalıpları dahilinde sürmekte olan savaşı anlamaya çalışmamız burada ciddi bir açmaz oluşturuyor ve adeta fala bakıyoruz. Sürmekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının bizzat yürütücüsü olan aktörlerin de sürece ne derece hakim olduğu şüphe götürür. Bu süreci belirleyen iç içe geçmiş faktör-aktör bolluğu ve savaşın ana aktörlerinin başkalarına sunabilecek bir gelecek tasarımı olmamasıyla doğrudan ilgili. Burada savaşın “ekonomik” yönü yanı sıra savaş sırasında kullanılan/denenen yeni silahların varlığı da sürükleyici önemde. Örneğin Rusya’nın Suriye’de çok sayıda silahı denediği, S-400 etrafında ayrı bir jeo-politik oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Ya da Aramco’nun vurulmasında kullanılan İHA ve seyir füzelerinin engellenememesi savaşın sathının kontrol edilemezliğini gösterme açısından da önemli. Bir de buna zamanla robot ya da yarı-robot askerlerin eklenebileceğini düşünürsek “silahlar”ın kendisi de pekala sürece yeni boyutlar katabilir.

Bunlar işin bir yanı daha önce de belirtmiştim Aramco saldırısına verilemeyen karşılık ABD ve bölgedeki müttefikleri için bir tür hezimete dönüştü. Bu süreç devam ediyor. İran yönetimi geçtiğimiz hafta Avrasya Birliği ile serbest ticaret anlaşması imzalayarak (Çin’den sonra ve onun gölgesinde) kuşatmaya karşı yeni “çıkış” dayanakları buldu. ABD’nin geleneksel siyasetini temsil eden Pentagon gibi kurumlar Ortadoğu’da hala stratejik yer tutma politikasını sürdürmekte ısrarlı. Fakat son dönem özellikle Yunanistan ve Kıbrıs üzerinde yoğunlaşan ABD’nin askeri-siyasi hamlelerinin Doğu Akdeniz’de bir set oluşturma doğrultusunda ilerlediği gözüküyor. Ne derece “başarılı” olabileceği şüpheli bu hamlenin aynı zamanda bir geri çekilme ve TC’ye karşı temkini artırma olarak da yorumlanması mümkün.

Yazarın diğer yazıları