‘Kürdistan…”

Hiç mertçe, karşıdan gelmediler. Dürüstlük nedir, bilmediler. Onlar, hep pusucuydu.

Onun için, dövüşerek ve bedel ödeyerek, Kürdistan’ı ele geçirmediler. Başkasının çıkarına hizmetçilik, bekçilik karşılığında üstüne oturup ülkeyi, hile yolu ve kalpazan usulle işgal ettiler.

Lozan ise başka türlü bir hilekarlıktı. Toplantıya giderlerken, Diyarbakır “küçelerinin pexaslarından" Zılfo’yu (Zülfü Tiğrel), “Kürdistan temsilcisi" sıfatıyla yanlarında götürdüler.

Gerçekte o, bir kiralık şahitti. Ama, toplantıda “Kürdistan temsilcisi" olarak takdim ediliyordu. Kürtlerin ise böyle bir “temsilciden" haberi yoktu.

Ve ücretini hak etmek için, “ben Kürdistan temsilcisi olarak" diyerek söze giriyordu. “Türklerle beraber yaşamaya yeminliyiz" diye devam ederek ortalıkta dolanıyordu.

Kürtlerin, “o bizim temsilcimiz değildir" itirazı ise asla duyulamadı.

Öte yandan, Ankara’daki Parlamentonun Kürt üyelerinin haberi olmadan, altında adlarının sıralandığı, “Türklerle birlikte yaşamak istiyoruz" içerikli telgraflar gönderiliyordu, Lozan’a.

"Bu hilekarlık, kalpazanlıktır" diyenlerin çabası ise sonuç vermedi. Bunlardan Bitlisli Yusuf Ziya, iki sene sonra, ardından da Dersimli Hasan Hayri idam edilecekti…

Ancak, hiler düzeneği sürecinde, Atatürk de boş durmuyor, dönemin gazeteleri aracılığıyla, Kürtlerin özerk hayatına dair, şirin vaadler saçıyordu ortalığa. Kürdistan, özerk olarak yaşayacaktı, Atatürk’ün vaadlerine göre…

Ancak, Lozan’da kurulan ve Kürdistan’ın kuzeyini de içine alan devletin tapusunu cebe koyuncaya kadardı. Sonrasında, hemen ertesi gün devran dönüyordu. Hırsızların evrensel deyimiyle, artık “köşe dönülmüş"tü, çünkü. Malı kapan, korku menzilini aşmış, Üsküdar’ı geçmişti.

Kürtlerin itirazından korku yoktu, artık. Lozancılar, itirazdan etkilense ne olur ki…

Tapu eldeydi. Ayrıca onlar örgütsüz, hazırlıktan yoksun ve dağınıktılar. Başkaldıran çıkarsa, onları ezecek güçteydiler.

Kandırılıp dolandırılmış, sonra yüz üstü bırakılmış Kürtler, Azadî örgütünün çatısı altında örgütlenmeye başlayınca da, Erdoğan’ın da çok sevdiği deyimle, “en iyi savunma hücumdur" kuralıyla, saldırıya geçip birikimi patlatan tutuklamalara giriştiler. Yasaklar ilan ettiler.

Şeyh Said’in karşılık vermesini de soykırım için, fırsat bildiler. 5 bin yıllık Kürt ve Kürdistan olgusu, bu arada inkar edildi. Bu kavramlar suç sayıldı.

Kürt halkı, yıllarca dar çemberde işkence çektiler. Sayısız kayıp verdiler.

Bir Türk bilim adamı olan İsmail Beşikçi bile, “Kürt vardır, ülkelerinin adı da Kürdistan’dır" dediği için, toplam 17 sene hapis yatırıldı.

Türk medyası, “olmayan Kürtler"in dilini konuşma yasağını çiğneyenlere verilen cezalarla doluyordu. Gazeteler, Kürtçe konuşan biri görüldü, şu da konuştu haberleri yayımlıyordu. Musa Anter, Kürtçe ıslık çaldığı gerekçesiyle sorgulandığını anlatıyordu, anılarında.

Türk devleti ise komikti. Casusların bölücülük mesajlarını taşıyor diye göçmen kuşların avına çıkıyor, ölü ele geçirdiklerinin ayağındaki rakam ve isimleri şifrecilere çözdürüyorlardı.

Mesela İran’da, Kürtlerin yurduna Kürdistan deniyordu. Şah’ın özel uçağının adı da Kürdistan’dı. Şah, 1970 yılında Ankara’ya geldiğinde, uçağı daha apronda durmadan, düşman kavramı yok etmenin, heyecanlı hareketliliği başlamıştı. Neyse ki, uçağın burnuna yazılı Kürdistan yazısı, havaalanı lokantasından alınan beyaz bir masa örtüsü ile kapatılarak, TC’nin büyüklerinin ülke bölünmesi paniği giderilmiş, ortalık huzur bulmuştu.

Çünkü, Türk devletinin kararına göre, yer yüzünde Kürt yok, asla olmamış, Kürdistan diye bir diyar da henüz keşfedilmemişti. Dünyada başka halklar da vardı, ama bütün milletlerin en üstünü, en asili Türklerdi. Ne mutlu Türküm diyene idi. Yer yüzünün bütün keşif ve icatlarını yapan Türklerdi. Osmanlılar Türktü. Osmanlının haraca bağladığı Kuzey Afrika, Arap çölleri, Balkan dağları Türktü. 

Tük olmayan herkes düşman. Kürt ise doğuştan düşmandı. Düşmanı denetim altında tutmak için, her ferdi ayrı ayrı takipteydi. Erivan’dan Kürtçe yayın yapan radyoyu dinleyenler, “baş iç düşman"dı. 

Bir insan hakları savunucusu da olan Türk diplomatı Mahmut Dikerdem, Mısır devlet Başkanı Nasır, 1960’larda Kürtçe radyo yayınına izin verildiği için, girişilen diplomatik savaşı anlatıyordu, anılarında.

Kısacası Kürtler, her türlü vahşice eziyete rağmen, Kürdistan sevdasından vazgeçmediler.

Ancak, en vandal dönemler olan askeri darbe süreçleri dahil, hiç bir iktidar, AKP rejimi kadar yalancı ve “durû" (ik yüzlü) olmadı. Gelmiş geçmiş bütün iktidarlar, daha işe başlamadan düşmanı hedefe oturtuyor, dünyada utanç diye bir kavram var demeden vuruyordu.

AKP ise iktidara hazırlıkta, son derece insani, yani özgürlükçüydü. İktidara geldiğinde, başkaldıranların ödedikleri bedellerle, artık yasak çemberi kırık, Kürt ve Kürdistan kavramları özgürdü. Ancak onlar, hala hızlıydı. Kürt oyları avında, geçmişte yaşanan zulmü, isanlığın derdini dert edinmişlerin ağlak ses tonuyla anlatıyorlardı.

İktidarlarında ise her kesin dilediği kadar konuşma özgürlüğüne kavuşması ve üstüne ek olarak Kürtçe televizyon yayınına bile izin verilmesiyle övünüyor, Erdoğan da bu süreçte, “doğu ve güneydoğunun adı Kürdistan’dır" diye haykırıyordu.

Ama her yalan ve dolanın bir sonu vardı. AKP de, Kürtlerden istediğini bulamayınca, üstündeki örtü çekilip alınmış, çıplak açığa çıkarılmış hırsız gibi ırkçı aslına dönüyor Kürtçe konuşan, müzik dinleyenlerin sokaklarda linç edilmesi dönemi başlıyordu.

Sonunda hızını alamıyor, dünyanın her yerinde sansür ve yasağın “yasak" olduğu parlamentoya da Kürt ile Kürdistana dair yasakları yan yana diziyordu. TC tarihinde bu bir ilkti. Irkçılığın zirveye ulaştığı askeri rejimlerde olmayanı ile Kürdistanî kavramlar yasaklanıyor, sansürün delinmesi halinde, uygulanacak cezalar belirleniyordu. 

Urfa Milletvekili Osman Baydemir, hafta içinde, parlamentoda, tutuklu Kürt milletvekillerine reva görülen ırkçı uygulamayı anlatırken, “ben, Kürt halkının bir evladı olarak, Kürdistan’dan gelen bir temsilci olarak" deyince, AKP’liler tavan başlarına çökmüş gibi ayaklanıyor, oturumu yöneten başkan vekili de sözünü kesip, küçümseyen ve inkar eden bir edayla “Kürdistan neresi?" diye sormuştu.

Baydemir, elini kalbine koyup “aha burası" cevabını verince de, iki oturum meclisten men cezasına çarptırılmıştı. Bu Türk parlamentosunda bile görülen ilk ırkçı uygulamaydı.

Ama gülünç. Çünkü, onların haberi yok, ama Kürdistan bütün dünya dilindeydi. Zor yasağı çoktan, kuyuya gömdü…

Yazarın diğer yazıları