‘Kürdistan’ bebek ve güven

Çocuk bayramı dün, TC’de bir kere daha "müsameresel" tekrarla kutlandı. Nutuklarda, "ülke çocukları göz bebeğimiz, nurani aydınlık geleceğimizdir" deniyordu.  

Türk medyası, Kürdistan’ın da bayrama katıldığını müjdeliyordu. Müjdeye göre Cizre’de esnaf, bayrak açarak kutlamaya katılmış, azamete bakın ki, Bingöl’de de vali ve general alkışlarıyla ana okulu öğrencilerinin gösterilerini şereflendirmişti.
Müsamereli haller böyle de, Bahçeşehir Üniversitesi’nin araştırması, çocukların genel manzarasını, gücü yetenin, zayıfı alt ettiği, başının çaresine bakamayanın ezilip, yem olduğu, vahşi orman şeklinde ortaya döküyordu. Ülkede her dört kişiden biri, yani toplam dört milyon, 600 bin çocuk giyim, ısınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yoksuldu.
"Bin yıldan beri beraber" ve ek olarak "din kardeşi" Kürdistan çocuklarının hal ile gidişi, günün anlam ve önemine daha da uygun şekliyle, vahimdi. Onlar insan bile değil, çayır otları kadar değersiz, gelen Türk’ün vurmasına, gidenin tekmelemesine açık, hukukun onlara bakan gözü de kördü. Çünkü, Kürt’tü onlar. Daha bebek, gölgesiyle oynayan çocukken, diri diri yakılmayı, kurşunlanmayı, topluca imha edilmeyi hak ediyorlardı.
Lice’nin Daralan Köyü’ndeki vahşi dehşeti bundan önceki yazımda da belirtmiştim. Türk askerleri, köyü yakarken insanları namlu tehdidiyle uzaklaştırmış, evde kalan Şeriban bebek feryat ederek yanmış, kül olmuştu. (Şeriban bebek ilk değildi, son da olmadı. Niceleri evlerinin enkazını görmek, orada burada sürünen mülteci olmaktansa, içeride kalıp yanarak ölmeyi seçtiler. Cizre’de yanan kadını biliyorum. Ali Coşkun dostun annesi, son anda alevler atasından çekilip alındı.)
Çocuklar, kolay esirdi. Köyü, evi devlet eliyle yakılan, babaları kaçırılıp katledilen çocuklar, katillere "katil" diye bağırdıkları ve kurşun atan polise taşla cevap verdikleri için kapatıldıkları Pozantı Cezaevi’nde tecavüze uğruyor, 6 yaşındaki Enes ve benzerleri kurşunlanıyor, okulda olması gerekirken, yoksulluk duvarını aşmak için sınır ticaretine çıkan Roboskî çocukları, Türk ordu unsurları tarafından bir araya toplanıp, tepelerinden aşağıya bomba boca ediliyor, katliamdan sonra Başbakan, "hassasiyetlerinden ötürü" generallerini kutluyor, parlamento komisyonu da katilleri, "kusursuz" ilan ediyordu.
Roboskîli çocukların da eklenmesiyle, Türk güçleri tarafından katledilmiş Kürt bebek ve çocuklarının sayısı 600 rakamına ulaşıyordu. Bunlardan bazılarının fotoğrafı, posta kartı haline getiriliyor, "Kürt gerilla yaptı" yalanının delili olarak dünyaya dağıtılıyordu.
Yaşamayı başarıp, araştırmaya konu olan her 100 Kürt çocuğundan 42 tanesi yarı çıplak, yalın ayak ve soğukta büyüme savaşı veriyordu.
Cinayetlerden sorumlu, yaşayanları doyurmak, giydirmekle görevli olması gereken Başbakan, bu sırada, "en yufka yürekli Türk" olarak, Filistinli çocukların doyasıya çilek yiyememesi derdindeydi. O insaniyet namına, eşiyle baş başa verip, çilek yerken İsrail askerleri tarafından korkutulan Filistinli çocuklar için, gözyaşı akıtıyordu.
"İnsaniyet timsali" Almanya cephesinde de kurtarıcıydı. Türk devletinin, "köle işçi" olarak ihraç ettiği insanların ortama uyumu için, "bu asimilasyon ve insanlık suçudur" diye gürlüyordu.
 Kürtleri asimile etme hızının, fiyakasını berhava ettiğini sonra anlıyordu. Türkler, Almanya’da Hans adını almıyor, ama Kürtler, öz Türk, esas Türk, Türk oğlu Türk, Qencogillerden Ahmet, doğrudan Türk oluyordu.
Urfa’nın Hilvan İlçesi’ndeki mahkeme de geçtiğimiz hafta, Kürt çiftin ülkeleri Kürdistan’ı doğan bebeklerine isim olarak seçmesini "rencide edici" yani utanç, yüz kızartıcı buluyor ve "yaşasın bin yıllık beraberlik ve kavi din kardeşliği" narasını eksik bırakarak kendi seçtiğiyle değiştirilmesini kararlaştırıyordu.
Neyse ki, Kürt olan mübaşir, mahkemeden önce davranıyor, "Kürdistan" ismi taşımaktan sanık ve duvar dibinde annesinin kucağında sırasını bekleyen bebeği, mahkeme salonuna davet ederken, utanç verici ve tehlikeli adını söylemiyor, doğarken hastanede ona verilen numara ile sesleniyordu:
"14 numaralı bebek" diyerek…
Bebeğine verdiği ismi kaybederek duruşmadan çıkan anne Elif Toprak, bin yıllık beraberlik ve ek olarak tutkalla yapışık "din kardeşliği" nutuklarına güvensizliğini anlatırken, "nıç" diyor devam ediyordu:
"Mahkeme, benim parçama isim babalığı yapıyor. Bu ne tahammülsüzlük, böyle kardeşlik olur mu?"
Kardeşliğe bakın ki, kölelerin bebeklerine isim seçme özgürlükleri vardı. Buyrun bunlara inanmaktan, güvenmekten yakın demeyeceğiz…
Kürdistan ülkesini dolaşan yazarlar Hasan Cemal, Nuray Mert ve hatta Recep Erdoğan’ın seçimi "akıllı adamgillerden" Murat Belge bile Kürtlerin, barış için Türk tarafına şans tanıdıklarını, ama verdikleri söze asla güvenmediklerini yazıyorlardı.
Ahmet Türk de, gece mezarlıktan geçenin korkudan bağıran adam gibi "Kürtler geçmişte, savaşta hiç kaybetmediler" diyor, "Hep siyasetten kaybettiler. Rehavete kapılıp, ’her şey tamam’ dersek yanılırız. Biz hem kendimize, hem de halkımıza güveniyoruz" diye devam ediyordu.
Nasıl güvensinler ki? AKP, içeride ve dışarda verdiği sözler, imzaladığı anlaşmaları, bir anda yok saymaktan sabıkalıdır.
Beş yıl önce, Kürtlerin çalınmış, inkar edilmiş, Türk yapılmış köy, kasaba, sokak isimlerinin özgürleşeceğine dair söz vermişlerdi. Söz, hava oldu uçtu.
Onu da geçelim, Ermenistan’la Fransa ve Amerika’nın şahitliğinde anlaşma imzaladılar. Ermenistan’la savaş halinde. Suriye ile dostluk askeri işbirliği anlaşmalarını, ortak Bakanlar Kurulu’na kadar götürdüler. TC üzerinden Suriye’ye katil, tecavüzcü, hırsız çeteleri akın ediyor. Katlinde görev aldıkları Libya lideri Kaddafi, Recep Erdoğan’ın bağlılığını madalya ile ödüllendirmişti.
Kürt hala akıllanmadı mı? Neden tedbiri elden bırakıp güvensin, bunlara inansın ki…

Yazarın diğer yazıları