Kürdistan’da bahar

Ahmed Arif, "dağlarıma bahar gelmiş, karanfil kokuyor sigaram" diyerek Kürdistan’daki bahar anlatıyordu, dünya görmemiş görgüsüzlere.

Kürdistan’da bahar, dağların lirizmi, setlenemeyen coşkusudur. Ulu tepeler, "bi" ve "çevirbî" kümeleri serpili çayırlardan kar altından görünüp kara olur. Çayırların "gûl û sosin"ları boyun eğip toprağa karıştığında, ulu eteklerde daha yeni yeni karı delmeye başlıyor sosinlar. Sonra kara yayılıyor, her yan kevcır yeşil kesiliyor, bahar güneşini, toprak gümrahça cömertliğini sunmaya başlıyor.
Yıkanmış, arca olmuş gibi zelal sağılan bahar güneşi, uzaktan bakıldığında beyaz çakıp, renkler haresi olarak ışıldayan nehir ve "çem"lerin yüzeyinde.
Tepelerden şoruldayıp, kendal ve kayalara çarparak, köpük köpük çaylayan, apak homurtudan sonra, çayır düzlüklerinde sakinleşen bahar çemleri, yılankavi kıvrılarak uzak ufuklarda  eriyip, kayboluyor, başka kollarla birleşip, nehir oluyor.  
Kürdistan dağlarında otu, böceği, "moz û meş"i, kurtların da eşleşme, üreme güdüsüyle sedalandığı zamandır, bahar. Dodo kuşu, çoktan kısa uçuşlarına başladı. Keklikler şakıyor. Pumun hıçkırığı tekdüzeleşti, akıyor gecelerin içinde.
Tilkilerin, karın ağrısından ahu zarı son buldu.
Yine Ahmed Arif’in deyişiyle "haberin var mı" yer yüzü mazlumu, bu demler, Kürdistan dağlarında "pıncar" öteki yanıyla, "Pepo" kuşunun pişmanlıkla dövünme zamanıdır. Kardeş katili olmanın ezeli suçluluğunu "kereng pıncar"ı kuruyana kadar sürecek:
"Pepo, pepo!.."
Pepo’nun, yer yüzünün her parçası, her dilinde bir anlamı, anlatımı var. Bir tek diyar ve dil hariç…
O, aşkla seveceği bir yurdu olmamış, bulunduğu, geçtiği yerleri soyulacak dükkan olarak görmüş, halkları talana, hırsızlığa engel düşman gördüğü için mi, sevgiyi öldüren pişmanlığın derin kederin, hüznünün ifadesi Pepo hikayesinden mahrum? Onun için mi, bu kadar "hêr"dir bunlar, bilinmez ki…
Pıncar zamanı, masum sevdalıların, hasretle beklediği demlerdir, Kürdistan’da. Gelgelelim, "çuyuna pıncara" vaktini, mekanlarını da postal altı kirli, gözetlenen ve dağların tepelerinde bomba asılı ettiler. Roboskîli çocuklar, baharda "pıncar buluşmasında" sevdalılarına bir armağan sunmak için, çıktıkları yolculukta, topluca katillere yakalandılar. Havada asılı bombalarla kanları kayalıklara sıçradı.
Bahar güneşi, zelal serpiliyor, mezarsız Kürdistan sevdalılarının üstüne… Sonsuz topraklar, yangın düşmüş misali buğulanıyor. Çiçekler boy verip güneşe gülümsüyor. Henüz dağ orkidelerinin zamanı değil. Gûlemaran’ın da…
 Lale, gelincik tarlaları kıpkızıldır. Kürdistan’a adanmış Gerilla kanı sanırsınız!..
Sabahın seherinde, Geli ve derin Newallerin üstü süt beyazı. Buğu "mij û duman" olmuş akıyor. Gören, Kürdistan hüznüne örtü olmuş, sonsuz göl, apak deniz sanıyor…
Kürdistan’a baharında, Geliye Zilanê "mij û dumanı" sarmaldır. Türk devletinin kıvançla, yani kendilerine yakışan gururlanmanın azametiyle, 15 bin Kürdistan ölüsü yatıyor, Geliye Zilanê’de…
 Sedat Ulugana, Türk ordusunun Kürdistan "sivillere karşı kazandığı kanlı zaferi" bu bahar belgelerle filmleştirdi. Katledilmişlerin hepsi silahsızdı. Katillere şan ve şeref olsun ki, henüz acıktım diyecek kadar dili, kaşıntısını giderecek kadar tırnağı olmayan bebeklerdir, o öldürülmüşler. İhtiyar kadınlar, erkekler, çocuklar ve sopası da olmayan genç insanlar…
Soykırımdı, bu. Savunmasız insanları katlederek soylarını kurutmak mertçe savaş ve kazanılmış zaferse eğer, sahiplerine armağan olsun.
Geliye Zilanê"nın "mij û duman"ına kulak verenler, kasatura ile doğranmış, Kürt bebeklerinin son iniltilerini, süngülenen masum kadınların feryadını, barbarın eline düşmektense kayalıkları mezar seçen, nazenin genç kızların çığlıklarını hissediyorlardı.  
Bir de diyorlar ki, Kürdistan neden isyancı!..
Bahar, Turnalar zamanıdır Kürdistan’da. Çayırlarda ince, uzun bacakları üzerinde yaylanıp, narin, nazenince adımlarla yürüyen, ara ara başlarını arkaya yıkıp, gözlerini zelal mavi göğe dikerek, tiz sesten sonra, herıkleşerek akıp, yankılanan sedaları ötüşleri Kürdistan dağlarının "zil û zengıl"ı, çağıldayan ses nehridir.  
 Reşelek kuşları, zerıkleşen sabah güneşine karşı, sur gibi yükselen tezek yığınlarında ref oluyor, inip çıkan gırtlaklarını titreterek, ses sese zerıkleşen sabah güneşini, rengarenk tirojları karşılıyorlardı.
Reşeleklerin oyarak yuvalandığı, üstünde ref olup şarkılarını söyledikleri tezek surlar da yok, artık. Çünkü, ordularıyla gelip, "dağlar da sürülere yasak" diye buyurdular. Koyunları da katlettiler.  
Oysa bahar, koyunlarla kuzularlar ve onların ses şelalesiydi. "Çol"a götürülen koyunlar öğle vakti, kuzularla buluştuğunda, köyleri dolduran "kalin ile nalin" bir şenlikti.
Bahar güneşine çıkarılan Hemdani, Seklawi küheylan atlar "tor" bir hallerde, art ayakları üstünde yükseliyor, ön toynaklarıyla havayı tekmeliyor, salındıklarında, buğulanan topraklarda, "kevan"dan boşalmış "tir" gibi akıyorlardı. Atları da vurdular, ey hewar!..
Dün bahardan bir gün ve öbür yanıyla insanlık bayramıydı. "Demokratik Türk devleti" bayramı engellemek için İstanbul’u  yüzbin kişiye yakın bir polis ordusuyla işgal edip, yasak şehir ilan ediyor, sokağa çıkanlar bayıltıcı, göz yaşartıcı gazlarla kıpırtısız yakalayıp tutukluyordu. Türk medyası, bayram havasını "hastaneler yaralılarla doldu taştı" diye veriyordu.
Kürtler, artık akıllanmışlardı. "Demokrasiniz de, bayramınız da sizin olsun" diyen seyirciydi. Kürtlerin "Ne halin varsa" demesi de, Kürdistan baharında bilinç aşamasıydı.

Yazarın diğer yazıları