Kürdistan’da Kürt sorunu ve ROJAVA

Kürdistan’da Kürt sorunu ve  ROJAVA

AOtuz yıldır Türk devletiyle savaşan PKK ve sayın Öcalan’ı, yine Esad’a karşı savaşan PYD ve YPG’yi Baas Rejimi ve Türk devletinin işbirlikçileri olarak suçlayanlar, Türk devletine PKK ve PYD’ye karşı işbirliği yapmayı öneren ve inkar etmeyen Abdulhakim Başar ve Barzani’nin tutumuna çıt çıkarmamaları anlaşılır mı?
Kürt sorunu, politik bir kavram olarak Kürdistan’a hükmeden devletlerin kamuoyunda bir hak mücadelesini tarif etmek için kullandıkları bir belirlemedir.
‘Kürdistan’da Kürt sorunu’ kavramıyla da Kürtlerin kendi hak mücadelelerinde kendi davranış, tutum ve söylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıklarıyla kendi kendilerinden kaynaklanan sorun veya sorunlar olarak tanımlayabiliriz. Bu metinde bu sorunlardan bazıları konu edilmiştir.
    
I. Mental ve kavramsal mücadele stratejisi

Devletler/egemen güçler yukarıda değinildiği gibi Kürt sorununu tanımlama mantıklarından da anlaşılacağı üzere toplumsal sorunları belirledikleri strateji gereği tanımlar ve bu stratejiyle de uyumlu bir terminoloji belirlerler. Bu terminolojiyi özellikle de basın ve yayın organları yoluyla dolaşıma sokarak biçim vermeye çalışırlar. Şöyle ki;
1. Toplumsal sorununu –konuşulacaksa da- kendi terminolojisiyle konuşulmasını, tartışılmasını sağlamak.
2. Bu terminolojiyle belirlenmiş bir kamuoyu-algısı yaratarak kendi kontrolünde bir problem yönetimini hedeflemek.
3. Bu yolla problemi kendi kavram sistematiğine hapis ederek farklı bir terminolojinin, dolayısıyla farklı bir algının oluşmasını önlemek.
Bu politik-stratejinin terminolojisi-metoduyla da (kavram kullanımı) adeta düşünsel alanı terminolojik işgale tabi tutar.
Ülkesiyle fiziksel bir işgal altında tutulan Kürtler ve genel Türkiye kamuoyu bu KAVRAM ALANININ İŞGALİYLE kuşatılarak kendini ifade etmede de sınırlandırılmak istenmiştir.
Aynı zamanda Kürdistan’ın diğer parçalarına ilişkin de bir Arap ve Fars/İran sorunu var. Kürtlük mücadelesinin önceleri eşkiya, terör olarak, Kürt realitesinin tanınmasıyla birlikte ‘Kürt Sorunu’ olarak tanımlanması ve en son AKP Hükümeti ve devlet yetkililerinin ağız birliği etmişcesine ‘terör sorunu’, ‘çözüm süreci’ gibi kavramları kullanması belirlenen stratejiyi ve ona uygun terminolojinin kullanılmasına örnektir.
Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un genelkurmay başkanlık dönemleri incelendiğinde temel strateji ve terminolojilerinin ‘UMUT’ kavramı üzerine yoğunlaştığını ve Kürtlerin silahlı mücadeleyle haklarını elde edebileceğine dair ‘UMUTLARINI KIRMA’ya, dolayısıyla PKK’ye silah bıraktırmaya yönelik bir stratejinin izlendiği görülecektir.
Bu stratejinin meyvesi olarak bazı ‘aydın’ ve maalesef siyasetçilerimizinde o dönemde silahla hak elde etme döneminin bittiğini söyledikleri hatırlanacaktır. Öncelikle bu tahakküm kurma stratejisiyle planlanan egemen ulus bakıș açısının ayırdına varmak ve bu şekilde kavramsal tuzaklarına düşmemek gerekir; akabinde de devletin bu stratejik kavram stratejisiyle yapay-algı-yaratma-konseptini, karşı bir stratejik konseptle en azından dengelemek, mücadele etmek gerekir.
Bu “terminonolojik baskı altına alma stratejisiyle” mücadele de Kürt Hareketinin ‘Mental ve Kavramsal’ bir stratejiyi acilen önüne koymasında ve yapısında da işlerlik kazandırılmasında fayda vardır. Çünkü bütün siyasi bileșenleriyle Kürtlerde öncelikli sorun böyle bir stratejinin yoksunluğudur. 
Egemen ulusun bakıș açısıyla, kullandıǧı dille kavramsal bir mücadele yürütmemek, bunu ıskalamak bir bütün olarak Kürt siyasetini -kendisine empoze edilmiș egemen ulus kavramları üzerinden kendi hak arayıșını tanımlamaları, fiziksel esirliǧin yanında -kavramsal esirliǧe  götürmüștür.
Bu egemen bakıș açısının kabulüyle hareket eden herkes Kürtlerin hak meselesini devletin olușturduǧu kavramlar mekanizmasıyla açıklamaya mahkum olmuştur. Bu cendereden çıkıș yolu kendi mücadele terminolojisini (kavramlarını) kamuoyunda bilinçli ve isabetli kullanmak, kullandırmak ve egemen kılmaktır. Böylece bütün mekanizmalarıyla devletin toplumda oluşturduğu algı gücünü, yine toplumda alternatif bir algı gücüyle dengelemek gerekmektedir.
Kürt siyaseti bakıș açısıyla/mentalitesiyle, kullandıǧı dille/kavramlarıyla egemen ulusa –onun kavramları üzerinden- karșıtlık deǧil, tam tersine egemen ulusu kendi kavram kurgusuyla karșıt duruma düșürerek, yani belirlenen deǧil, belirleyen olarak kendini konumlandırmalıdır.
Siyasetçilerimiz de, halkımız da mental ve kavramsal hareketlilik bu yönde olmadıǧından tüm tartışma platformlarında çoğunlukla edilgen ve savunma pozisyonunda kalmaları kaçınılmaz olmuştur. Adeta bir kavramsal saldırıya maruz kalmıșlardır.
Bundan kurtulmanın yolu kendi mücadele terminolojisini- retoriǧini olușturarak, bu kavramlar üzerinden kendi değerlerini kamuoyuna benimsetmektir. Nasıl ki silahlı mücadelenin araçları varsa, siyasal mücadelenin araçları da kavramlardır. Özelliklede yeni dönemde kamuoyunda değer ifade eden kavramların seçilerek Kürt hareketiyle özdeştirilmesi oldukça önemlidir. Mağduriyet kavramını, kendi lehine toplumsal bir algı yaratmada AKP’nin sağladığı başarıyı görüp bundan ders çıkarmak gerekmektedir.
Sonuç olarak bu mental ve kavramsal konumlanmamanın eksikliǧi Kürdistan’da birinci dereceden bir (Kürt) sorunudur ve idrak edilerek bir stratejisinin oluşturulması elzemdir.

II. Önderlik sorunu ve Ehmedê Xanî

Önder-lik sorununu bu başlık altında incelerken amacımız tarihsel ve günümüzün Kürt önderlerinin artı ve eksilerini irdelemek değildir. Tam tersine artı ve eksileriyle Kürt toplumunun dört parça cografyasında önder gerekliliğinin yakıcılığına bir kez daha dikkati çekmektir.
Ünlü Kürt düşünür ve edebiyatçısı Ehmedê Xanî asırlar önceden Kürt toplumundaki bu önderlik sorununa ‘Mem û Zin’ adlı eserinde şu sözlerle dikkat çekmiştir:

… Ger dê hebûya me padişahek
La’iq bidiya Xwidê kulahek
(Bir padişahımız olsaydı eğer*
Tanrı taçlandırıp verseydi değer)

Te’yîn bibûya ji bo wî textek
Zahir vedibû ji bo me bextek
(Tayin edilseydi onun da tahtı
Besbelli açardı bize de bahtı)

Hasil bibûya ji bo wî tacek
Elbette dibû me jî rewacek
(Konulsaydı onun başına tacı,
Kuşkusuz, bulurdu bize ilacı)

Xemxwarî dikir li me yetîman
Tînane derê ji destê le’îman
(Arkası olurdu biz öksüzlerin
Kurtarırdı bedhah elden bizleri)

Xalib nedibû li ser me ev Rûm
Nedibûne xirabeyê di dest bûm
(Galip olamazdı bize karşı Rum,
Baykuş yuvasına dönmezdi yurdum)

Mehkûmi ‘eleyhî û se’alîk
Mexlûb û muti’ê tirk û tacîk
(Bize kısmet oldu fakirlik, düşüş.
Olduk Türk, Aceme muti, yenilmiş…)

Ehmedê Xanî felsefesinin damıtılmış özünün önderlik sorununa dikkat çekmek olduğu yukarıdaki sözlerinden rahatlıkla anlaşılmaktadır.
O Kürtlerdeki öndersizlik sorununun nelere yol açtığını açıklarken aynı zamanda NEDEN bir önderliğe gerek duyduğunu da aynı eserinde cevaplar. Neden sorusunu cevaplayan Ehmedê Xanî, NAşL bir önderlik sorusunu ikinci plana atmasının bilinçli bir tercih olduğu düşünülebilir.
Çünkü o asırlar önce deyim yerindeyse eksik veya kötü de olsa bir Kürt önderliğini, öndersizliğe yeğ tutmuştur. Bu yüzdendir ki NAşL bir önderlik yerine NEDEN bir önderliğe ihtiyaç olduğuna genişçe yer ayırır.
O günden bugüne Kürtlerin ulusal önderlik sorunu öneminden bir hiç şey kaybetmemesine rağmen en çok da E.Xanî’den övgüyle bahseden Kürt aydın ve siyasetçileri maalesef onu yeterince anlamamışlardır. Özellikle Kuzey Kürdıstan’da sayın Öcalan ve PKK şahsında gelişen önderliği adeta Ehmedê Xanî’nin çığlıklarına kulaklarını kapatarak desteklememişlerdir.
Oysa E.Xanî eserinde Kürt halkının esaretten kurtuluşu için bir önderin varlığını ‘farz’ görür. Bahis konusu olan çevreler onun çözülmesini ‘farz’ gördüğü önderlik-sorununu anlayıp buna denk bir tutum sahibi olacaklarına, acizce siyaset dedi-kodularıyla ilgilenmişlerdir.
Kürdistan’da temel problem önderlerin yokluğu değil, bu önderlere hitap ettikleri kesimlerin dışında kalanların bu önderliklere itirazıdır. Haklı olmayan bu itiraz Kürtler arası kutuplaşmalara, dolayısıyla da bu önderliklerin politik bir güç olarak dışarıya karşı bir Kürt temsiliyet organı olarak kabul edilmeleri önünde engel olmuştur. Oysaki bir önderin kendi halkının bütün kesimleri tarafından önder olarak kabul edilmesi, ‘benim de önderimdir’ denilmesi şart değildir. Olması gereken halkın büyük bir kesiminin teveccühünü kazanmış kişi veya kişileri, diğer kesimlerinde farklı politik çizgide olsalarda o kimseyi kendi halkının önderi veya önderleri olarak kabul etmesidir.
Tanımlayacak olursak Önder mensubu olduğu halk veya toplumda, değişimi yönetmek için sorumluluk alan, sezgi, zeka ve bilgiye dayalı kararlar alarak uygulayan, çevresini etkileme yeteneğini gösteren kişiye denir. Dolayısıyla Önderler zaten halkın her kesimi tarafından önder olarak seçildikleri için halk önderleri olmazlar. Onları önder yapan kendi tabii özellikleri,  zamanın ve toplumun tarihsel akışına müdahaleleridir.
Şeyh Said, Seyid Rıza, Qadı Muhammed ve Melle Mustafa Barzani gibi yakın dönem tarihsel Kürt önderlikleri de Kürt halkının tüm kesimleri tarafından desteklenmemesine rağmen haklı olarak Kürt halk önderleri olarak kabul görürler.
Kürt halkının büyük bir kesiminin desteğini alan Abdullah Öcalan, Mesud Barzani ve Celal Talabani gibi yaşayan önderlikleri Kürt halk önderleri olarak gocunmadan kabul etmek lazım, ki devletler veya halklar arası ilişkilerde Kürtlerin temsiliyet, irade ve muhataplık sorunu kalmasın. Tam da başlı başına başka bir ‘Kürt Sorunu’ olan temsiliyet, irade ve muhataplık sorununun ortadan kalkması için önderlik sorununun da çözülmesi aciliyet arz etmektedir.

III. Barzani tutumu ve Rojava

Kürdistan’da üçüncü önemli (Kürt) sorunun "Devlet Adamı öngörülü Liderlik Yoksunluğu" olduğunu söyleyebiliriz. Bir Hareketin başarısı için Liderliğin ehemmiyetinin, bir halkın başarısı için o liderliğin "Devlet Adamı" özelliklerini taşımasının elzemliğinin anlaşılmaması-sorunu bütün Kürt hareketlerinin, dolayısıylada temel bir Kürt sorunudur.
Bunu aşağıda Sayın Barzani’nin Rojava’ya yaklaşımı örneğiyle –aktüel olması bakımından- açıklayacağız. Burda amaç Barzani’nin şahsında üçüncü sorunun çarpıcılığını gözler önüne sermektir.
Öncelikle ‘Devlet adamı’ kavramını genel hatlarıyla tanımlayalım. ‘Devlet adamı’ kavramı anlam itibariyle devletin yüksek mevkilerinde görev alanları içermekle birlikte pozitiv anlamda günlük siyasetin dışında kendi halkı veya devleti için önemli işler başaran kimse demektir. Bu aynı zamanda kendi şahsi/parti çıkarlarından genelin yararına (genel Kürdistan davası lehine) vazgeçmeyi de içerir…
Bu anlamıyla sayın Barzani’de Kürtler arası kardeş kavgasına –birakujì- artık izin vermeyeceğini söyleyerek ve daha önceki pratiklerine karşın Türk devletinin tüm zorlamalarına rağmen PKK’ye karşı son Güney operasyonuna peşmergeyi katmayarak, Kürt halkının genel menfaatlerine uygun davranarak önemli bir ‘Devlet adamlığı’ rolünü oynamıştır. Aynı zamanda sayın Talabani ile anlaşarak Güney Kürdistan’da istikrarlı bir Kürt Yönetiminin (otoritesinin/hakimiyet alanının) oluşmasını sağlayarak da aynı takdiri hak etmişti.
Yine yaşadıkları Güney Kürdistan topraklarda (Staatsteritorium) ve o topraklarda yaşayan halkın (Staatsvolk) üzerinde otorite, yani kuvvete dayalı hakimiyet (Staatsmacht prensibi) kurarak uluslararası hukukta da tanınan bir statü elde etmede tam bir devlet adamı gibi davranmıştı. Ayrıca Rojava’da Kürt Yüksek Konseyinin oluşmasında, dolayısıyla Rojava’nın Birliğinin sağlanmasında ön ayak olarak ‘Devlet adamı öngürülü’ liderlik örneğini sergilemişti.
Ancak aynı Barzani bazı pratikleri ile Rojava’da Kürt ulusunun menfaatlerini düşünen bir ‘Devlet adamı’ndan ziyade, şahsi hakimiyetini-menfaatini düşünen karanlık çevrelerle ilişkilenen, Kürt düşmanı devletlerle ortak hareket eden bir İş-birlikçi konumuna maalesef düşmüştür. Bu konumda halihazırda seyir ediyor olması dört parça Kürdistan’ın zararınadır. 
Güney Kürdistan halkımızın özgürlüğe gittiği yolda şimdi de Rojava halkımız yürüyorken, statüye giden yolda kendi yaşadıkları topraklarda(Staatsteritorium) ve o topraklarda yaşayan halkıyla (Staaatsvolk) bir hakimiyet (Staatsmacht) kurarak, kendi Meclis, Ordu ve Polis gücü vs gibi kurumlar oluşturarak, kendileri de aynı sayın Barzani gibi kendi topraklarının hakimi olmak istiyorlar.

Sınırı kapatmak kime destektir?

Nasıl ki kendisi Güney Kürdistan Federal Hükümetinin istikrarı için ikinci bir askeri güce (haklı olarak) izin vermiyorsa, YPG’nin de Rojava’da Kürt Yüksek Konseyine (DBK) bağlılığını ilan ederek ikinci bir askeri güce izin vermemesini anlamalı ve desteklemelidir.
Aksine davranarak DBK’dan habersiz kendisine bağlı bazı örgütlerin taraftarlarına askeri eğitim vererek, gizli bir şekilde Rojava’ya geçirmesi, yine bu örgütler vasıtasıyla ve peşmerge göndererek kendisine bağlı ikinci bir askeri güç oluşturmaya çalışması Rojava’nın iradesine saygı duyan bir devlet adamı davranışı değildir. Bu olsa olsa bir eliyle ön ayak olduğu Rojava’nın Birliğini, en hafif deyimle diğer eliyle bozan dar particilik olur.
Çift başlılığın Güney halkımızı nasıl ayrıştırdığını geçmiş pratiğinden bilmesi gerekirken, aynı durumu Rojava’da sağlamaya çalışması kendi yararına olabilir ama Kürtlerin yararına değildir. Bunu en iyi sayın Barzani KDP ve YNK’nin güney pratiğinden biliyordur.
Diğer taraftan sayın Barzani (ve bazı "eleştirmenler") PYD-YPG’nin Rojava’da bir baskı rejimi kurduğunu, kimseye siyaset yapma hakkı tanımadığını en yüksek perdeden bağırıp müdahil olacağını ilan ederken (süphesiz ki hataları da vardır); kendisinin PÇDK’nin Güney Kürdistan’da büro açmasına dahi izin vermediğini, Güney Kürdistan’da resmi bir Parti olmasına rağmen 2009 ve 2011’deki seçimlere katılmasına da izin vermediğini – kendi baskı rejimini- hatırlaması lazım.
Rojava’nın büyük bölümü Türk devleti ve Arap çetelerinin ambargosu, çemberi altındayken, bu çetelerle ve rejimle savaş halinde olan-hergün şehitlerin verildiği bir ortamda özel eğitimli peşmergeleri ağır silahlarla sınıra gönderip YPG’yi tehdit etmesi, (kısa bir süre açılıp yine kapatılan) Sêmalka sınır kapısını Rojava’ya kapatarak, Kuzeyden Türk Devlet ambargosuna güneydende Arap çetelerinin saldırısı ve ambargosuna en azından objektif olarak destek veriyor olması, Rojava’nın muhasarasına katılması hiç bir değerle açıklanamaz. Yine Arap çeteleriyle beraber YPG’ye karşı savaşan Rizgarî Partisi’nin Sekreterini ve üyelerini Güney Kürdistan’da barındırması, koruması. Bu yetmezmiş gibi Afrin’de çetelerin safında YPG’ye karşı savaşırken yaralanan Rizgarî çetelerinin Komutanını kendi denetimindeki hastahanelerde koruması ve tedavi etmesi. En önemlisi de Güney Kürdistan’ı Rojava’daki istikrarı bozanların karargahı haline getirerek, kendi televizyonlarını bu çetelerin kara propaganda organı yaparak bunlarla hareket etmesi vs.
Başa dönecek olursak, sayın Barzani’nin Liderliğinde/şahsında vuku bulan bu dayanılmaz darlık bize Kürdistan coğrafyasında "öngörülü devlet adamı liderliğinin" ne kadar elzem olduğunu, başka bir deyişle bu sorunun hangi boyutta olduğunu gösteriyor. YPG, Baas rejimi ve çetelerle savaş halindeyken ve şehitler verirken KDP ve yancı-partilerinin YPG/PYD’yi Baas rejimiyle işbirliği yapmakla suçlamasını nasıl görmek gerekir.
 Rejime karşı olduğunu iddia eden bu partiler nedense şam’da, Halep’te vs rejimin düşmesi için askeri birlikler kurmuyorlar, ısrarla rejimin olmadığı Rojava’da Barzani ve Türkiye’nin desteğiyle ayrı ordu kurmak istiyorlar. Bunlar Baas rejimine karşı savaşmayacaklarsa kime karşı askeri güç kurmak istiyorlar? Burda iyi niyet olmadığını anlamak zor değil.
Açıkçası buna şaşmıyorum da. Ancak PKK ve sayın Öcalan’ı eleştirirken kaleminden kılıç yapanların, söz konusu sayın Barzani olunca da kalemini kürdan olarak kullanan "aydınların" vicdanlarına şaşıyorum.
Dört parça Kürdistan’da savaşmış oralardaki mücadeleye en fazla katkıyı sunmuş, şehitler vermiş Rojava halkı ve elde edilen kazanımları -PKK’ye karşı savaşacağını Türkiye’ye taahüt etmiş- Abdulhakim Başar’ın ve sayın Barzani’nin iktidar hevesinden daha az mı değerlidir?
Sayın Barzani ve yandaşlarının Rojava kurtuluşun eşiğindeyken şehir şehir, kasaba kasaba çıkarmaya çalıştıkları istikrarsızlığı, PKK Zaxo’da, Duhok’ta, Hewler’de, Süleymaniye’de çıkarsaydı, sayın Barzani ne diyecekti ve ‘Aydınlarımız’ neler yazacaktı acaba?
Otuz yıldır Türk devletiyle savaşan PKK ve sayın Öcalan’ı, yine Esad’a karşı savaşan PYD ve YPG’yi Baas Rejimi ve Türk devletinin işbirlikçileri olarak suçlayanlar, Türk devletine PKK ve PYD’ye karşı işbirliği yapmayı öneren ve inkar etmeyen Abdulhakim Başar ve sayın Barzani’nin tutumuna çıt çıkarmamaları anlaşılır mı?
Oysaki çeşitli siyasi görüşlere, partilere aidiyetimizi koruyarak, aynılaşmadan da bu bir iki yıllık tarihsel süreçte ortak geleceğimizin sözkonusu olduğunu bilince çıkararak ortak bir stratejiyle hareket etmemizin, kendimizden kaynaklı sorunlarımızı kavgasız halletmenin zamanı gelmedi mi?
Sayın Öcalan ve KCK yetkililerinden tam da buna zemin sunan son derece sakin, sağduyulu ve kapsayıcı açıklamaların gelmiş olması; sayın Barzani’ye aynı dille cevap verilmemiş olması üçüncü sorunun çözümüne dönük umutları arttırmıştır.
 


NİHAT MERT

Yazarın diğer yazıları

    None Found