Kürdistan’ı bölen  Kasr-ı Şirin’in yarattığı travma

Uzun savaş yıllarından sonra aşağı-yukarı bugünkü Türkiye-İran sınırını belirleyen anlaşma, 17 Mayıs 1639’da İran’ın kuzey batısında Erdelan bölgesinde yer alan ve kervanlar için önemli bir konak yeri de olan Kasr-ı Şirin’de yapılıyor. Kürdistan’ı resmen ikiye bölen Kasr-ı Şirin Anlaşması; bugün de çok az değişiklikle Türkiye-İran sınırını belirliyor. Bu anlaşmanın Kürt ve Kürdistan tarihi açısından çok daha derin ve önemli bir anlamı vardır.

Mehmet BAYRAK

Yazının başlığını önce “Ehmedê Xanî’yi İsyan Ettiren Anlaşma” koyacaktım ancak sonradan değiştirdim. Gerçekten de Kürdistan’ı ilk kez resmen ikiye bölen bu anlaşma olmasaydı, bu Kürt filozof- şairin ünlü ansiklopedik- mesnevisi “Mem û Zîn” belki de olmayacak ya da başka biçimde kaleme alınıp bir aşk mesnevisi ortaya çıkacaktı.

Gerçekten de bugünkü söyleyişle ne diyordu, daha 17. yüzyılda Kürdistan’ı ikiye bölen ”Kasr-ı Şirin Anlaşması” üzerine bu bilge Kürt şairi “Derdimiz” adlı bölümde:

“Bizden çıksın cihanı fethedecek bir fedakâr/ Bundan bize bir padişah meydana gelsin/ Eğer bizim bir padişahımız olsaydı/ Allah ona layık bir taç verseydi, ona bir taht ayırırdık/ Bize bir şans tecelli ederdi/ Onun bir tacı yetimleri teselli edecekti/ Bizi biçarelerin elinden kurtaracaktı/ Bu Rumlar ile Türkler bize hâkim olmaktan el çekecekler/ Memleket Türk ve Acemler tarafından harap, mahkum, mağlup, aşağılanmış ve köle olmaktan kurtulacaktı…”

Ehmedê Xanî’nin; Kürdistan’ın Türkler, Acemler ve Araplar arasında bölünmesine gösterdiği büyük tepki ve vatanseverlik bağlamında dile getirdiği bağımsız ve özgür yaşama çığlığı, devletin gizli raporlarında da yer almış ve bunu “Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri” (Ank. 1993) kitabımda gören Prof. Dr. Baskın Oran, aynen şöyle demişti:

“Mehmetçiğim, devletin gizli raporunda görmesem, daha 17. yüzyılda söylenen bu ileri sözlere inanmayacak ve bunları senin ürettiğini sanacaktım!..”

Oysa, daha 1919’da İstanbul’da yapılan basımına bir “Dibaçe” (Önsöz) yazan Müküslü Hamza Bey, eserin bu özelliğine dikkat çektiği gibi; Şark İstiklal Mahkemesi heyeti üyeleri de Şark Islahat Encümeni’ne verdikleri raporlarda, Kürt tekke ve zaviyelerinde bu eserin sıklıkla okunduğunu bildiriyorlardı.

Keza ünlü Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan, 1933’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e gönderdiği Açık Mektub’da; İdris-i Bidlisi’nin Kürt mirliklerine yönelik politikasını, “Kürt sorununun başlangıcı” olarak sunup, Ehmedê Xanî’yi “Kürt vatanseverlik ve milliyet aşkının ilk mübeşşiri” olarak sunduğu gibi; İsmet İnönü yönetiminin 1946’da resmi raportör Ahmet Hasip Koylan’a hazırlattığı gizli Kürt Raporu’nda da aynı belirlemeye yer veriliyordu.

Yine, 1925’te Amed/ Diyarbekir’deki Şark İstiklal Mahkemesi yargılamalarında savcı ve yedek üye olarak görev yapıp, 1940’lı yıllarda Birinci Umumi Müfettiş sıfatıyla görev yapan Avni Doğan, 1943’te hazırladığı Kürt Raporu’nda, bu hususu şu sözlerle vurguluyordu:

“Nakşibendi Şeyhlerinin, Ehmedê Xani adındaki tanınmış Kürt milliyetçi yazarının yazdığı Mem û Zin adlı eseri, âyinlerden sonra okutarak Kürtler’de milli duygu cereyanlarını uyandırmağa çalıştıkları, Şark İstiklal Mahkemesi tarafından tesbit edilmiştir.”

Açık söylemde Dersim Soykırımı ile “Kürt meselesinin tarihe karıştığını” söyleyen resmi irade; bunun gerçekçi olmadığını bildiği içindir ki 1945’te Kürt sorununun değişik boyutlarıyla ortaya konması için bir rapor hazırlanmasını kararlaştırır. Bu görev, daha önce Kürdistan’da valilik de yapmış olan dönemin Mülkiye Başmüfettişi Ahmed Hasıp Koylan’a verilir. Koylan, raporun ilgili bölümünde daha 1946’da şunları söyleyecektir:

“Kürtler’e milliyet ve istiklâl fikir ve aşkını ilk defa telkin eden, meşhur Kürt şairi Ahmed-i Hani’dir. Mem û Zîn adlı destanı, Kürtler’i övüp onların milli duygularını harekete geçiren şiirler içermektedir.” (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri; Özge yay. Ank. 1993, 2. Bas. 2013, s. 79).

Resmi raportör Koylan, daha sonra şu belirlemede bulunuyor: “Ahmed-i Hani’nin serptiği milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu…”

Kuşkusuz bunda Kürtler’in genellikle feodal ilişkiler içinde yaşamasının ve onun ideolojisi ümmetçiliğe bağımlılığının önemli rolü var. Ancak burada Osmanlı-Türk yönetimlerinin rolünü irdelemek gerekmez mi? Özellikle İdris-i Bidlisi ile başlayan ümmetçi; İttihadçı-Kemalist yönetimlerle devam eden tasfiyeci uygulamaları kavramak durumundayız.

İdris-i Bidlisi dönemeci…

Celadet Ali Bedirxan, Cumhuriyet’in 10. yılına tekabül eden 1933’te Mustafa Kemal’e gönderdiği Açık Mektub’da; İdris-i Bidlisi’nin Kürt mîrliklerine dönük politikasını, haklı olarak “Kürt sorununun başlangıcı” olarak sunmakta ve onu, kolonyalist/sömürgeci yönetime hizmet etmekle suçlamaktadır. Bu, büyük ölçüde doğrular içeren bir belirlemedir… Dar milliyetçi Kürt çevrelerine göre ise, İdris-i Bidlisi “büyük bir devlet adamı ve Kürt hâmisi”dir… Acaba gerçekten öyle mi, şimdi biraz daha yakından bakalım…

Son yıllarda Kürt halkı ile Alevi toplumu arasında ciddi bir yakınlaşmaya tanık olduğumuz bir aşamada, birdenbire İdris-i Bidlisi ve Ebussud isimlerinin piyasaya sürüldüğüne tanık olduk.

Sanki İdris-i Bidlisi bir “Kürt” devlet adamı; Ebussud Efendi de “Kürt” Şeyhülislâmı’ymış gibi!.. İdris-i Bidlisi, Türkler’in pek övündüğü Uzun Hasan yönetimindeki Akkoyunlu Devleti’nde 20 yıl süreyle bürokrat olarak görev yapan ve dört dilde yazışma gerçekleştiren bir devlet adamı. Akkoyunlu Devleti’nin, “Kürt” kökenli Şah İsmail (Hatayî) tarafından yıkılması üzerine Yavuz Selim’in babası II. Bayezid tarafından Osmanlı Sarayı’na davet edilmesinin ardından, bu kez uzun süre bu padişahın ve oğlu Yavuz Selim’in yanında görev yapan bir Osmanlı bürokratı.

Durum böyleyken, dört dilde yazışma yaptığı gibi dört dilde 34 eser veren bu bürokrat-yazarın, “Heşt Behişt” (Sekiz Cennet) adıyla önceki sekiz Osmanlı Padişahı üstüne yazdığı Farsça tarihten sonra, Yavuz Selim üstüne yazdığı “Selim-nâme”den yola çıkılarak bir anti-Kürt karalama kampanyası yürütülmektedir. Oysa bu manzum- tarihçe, Osmanlı divan edebiyatında yazılmış 24 Selimnâme’den sadece birisidir. Dahası bir tarihçi olarak “50 bini mütecaviz (aşkın) Kızılbaş’ın katledildiğini” ilkin bu eserden öğreniyoruz.

Kimi Kürt aydınları onu Osmanlı hesabına çalışan bir “mandacı” olarak görürken; kimi Kürt milliyetçi aydınları ise onu büyük bir devlet adamı olarak görmektedir.

Şeyhülislâm Ebussud Efendi’ye gelince… Güney Kürdistan’ın Amidiye şehrinden ataları gelip Çorum’a yerleşen bu şahsiyet, Osmanlı yönetiminde gelip- geçmiş (mükerrer atamalarla birlikte) 130 Şeyhülislâm’dan biridir. Osmanlı’nın etkin Şeyhülislamlarından biri olduğu ve Hilafeti kurumsallaştırmaya çalışan Yavuz döneminde Kızılbaşlar aleyhine birçok fetva hazırladığı bir gerçektir. Ancak, hemen sormak gerekmez mi? Hangi Osmanlı Şeyhülislâmı Kızılbaşlar lehine bir fetva vermiştir? Genişleme politikası için yıllar yılı savaşan ve Kürdistan’ı bir “tepişme” alanı hâline getiren Osmanlı ve Safevi Devletleri, Kasr-ı Şirin Anlaşması ile yeni sınırlarını belirledikten sonra bile “Kızılbaşlar” aleyhine sayısız fetvaya tanık oluyoruz. Üstelik Safevi Devleti özellikle 2. Şah İsmail döneminde hızla Şiiliğe kaydığı halde…

Biliyoruz ki Osmanlı’nın 19. yüzyıl ortalarında yenileşme hareketinden sonra bile devlet gözetiminde Kızılbaş aleyhtarı kitapçıklar basılabilmektedir. Sözgelimi bunlardan biri, 1865 tarihinde yayımlanmış olan şu kitapçıktır: “Elsine-i Nâsda Kızılbaş Demekle Maruf Tâife-i Rezilenin Hezeyanlarını Mübeyyin Bir Risale-i Müstakile” (Halk Arasında Kızılbaş Olarak Bilinen Rezil Topluluğun Saçmalıklarını Açıklayan Bir Bağımsız Risale)…

Görüldüğü gibi, tüm bu konular için tarihi iyi bilmek ve objektif olarak sorgulamak gerekiyor.

Kasr-ı Şirin’in günümüze uzanan izleri…

Bilindiği gibi uzun savaş yıllarından sonra aşağı-yukarı bugünkü Türkiye-İran sınırını belirleyen anlaşma, 17 Mayıs 1639’da İran’ın kuzeybatısında Erdelan bölgesinde yer alan ve kervanlar için önemli bir konak yeri de olan Kasr-ı Şirin’de yapılıyor.

Kürdistan’ı resmen ikiye bölen Kasr-ı Şirin Anlaşması, kuşkusuz gerek Osmanlı gerekse İran tarihi açısından önemlidir ve taraflar açısından farklı biçimlerde değerlendirilmektedir. Osmanlı, bunu dönemin padişahı IV. Murad’ın dirayetine, İran tarihleri ise I. Şah Abbas’ın ölümü üzerine tahta geçen I. Safi’nin dirayetsizliğine bağlamaktadır.

Bugün de çok az değişiklikle Türkiye-İran sınırını belirleyen ve 1639 tarihinde bağıtlanan bu anlaşmanın Kürt ve Kürdistan tarihi açısından çok daha derin ve önemli bir anlamı vardır.

İhtiyaç duyuldukça bu iki devlet tarafından üzerinde oynanan bu anlaşma sonrasında bile, bunun faturası tepişme alanı üzerinde bulunan Kürtlere çıkarılmaya çalışılmıştır. Sözgelimi Kürtler açısından da büyük önem taşıyan “Tarih-i Âlemârâ-yı Abbasi”de bunun sayısız örneklerini görebiliriz.

Geçmişte muhtar ya da yarı-muhtar (otonom) yaşayan Kürt mîrlikleri bu anlaşmayla daha da bağımlı duruma gelmiş ve geçmişte sınırları neredeyse günübirlik değişen Kürdistan toprakları, resmen ikiye bölünmüştür. Dahası, bu güvenceyle durumu uygun gören Osmanlı Sultanı, Sincar bölgesindeki Êzîdî Kürtler’e ölümcül bir darbe vurma girişiminde bulundu ki, “74 Ferman”ın en acımasızlarından biri de bu dönemde gerçekleşmiştir.

Yukarda da vurguladığımız gibi, bu anlaşmanın Kürtler açısından daha derin ve kalıcı izleri vardır. Bir defa, bu anlaşmadan önce büyük bölümü Safeviler’e bağlı olan Dêrsim ve Doğu Kürdistan’daki Kızılbaş ve Yaresan Kürt topluluklarından geçmişte Horasan’da mecburi iskâna tâbi tutulan onbinlerce aile, bu anlaşmayla sınırların yeniden belirlenmesi üzerine eski yurtluklarına geri dönmüşlerdir ki, “Horasan’dan gelme” hikâyesinin altında bu göç hareketi yatmaktadır.

Bundan daha önemli sonucu ise Kürdistan’ın iki büyük devlet arasındaki bir anlaşma ile resmen ikiye bölünmesi ve bunun Kürt aydın hareketi üzerinde yarattığı travmadır ki, bunun ilk örneğini Ehmedê Xanî’nin kişiliğinde vermiştik.

Lozan Antlaşması ile Kürdistan’ın dörde bölünmesi nasıl Kürt aydınlanma hareketi üzerinde bir travma yaratmışsa, kendi arzusu dışında gerçekleşen bu bölünme de büyük bir travma yaratmıştır. Hele hele, Alman militarizminin kucağında I. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı İttihad- Terakki yönetiminin yenileceği belli olduktan sonra, daha 1916 Sykes- Picot Anlaşması ile Kürdistan’ın yeniden paylaşılmasının öngörüldüğünün anlaşılmasından sonra Ankara’daki Kemalist yönetimin 1921/22’de İngiliz ve Fransızlar’la aşağı yukarı bugünkü sınırları belirleyen yani Kürdistan’ın dörde bölünmesini öngören gizli anlaşmalar yaptığının öğrenilmesi, büyük bir travmaya yol açmıştır.

İngilizler, Güney Kürdistan’a özerk yönetim sözü verirken Türk istihbaratının Kürtler’i “bağımsızlık” talebine yönlendirerek çıkmaza sokmaları, öte yandan daha 1919’da Sivas Kongresi aşamasında Amerikan asıllı Fransız ajan gazeteci Madam Galu’nun M. Kemal’le görüşmeye başlayıp akabinde bugün çarpıcı olayların yaşandığı Rojava’nın gizlice Fransız mandasına verilmesine ilişkin anlaşma süreci bilinmeden, bugünkü gelişmelerin ana kaynağını kavrayamayız.

Rojava’daki Kürddağı Kürtleri’nin 1922’de Ankara’da yayımladıkları “Mutalebât”ı Türkiye’de ilk kez yayımlayan bir araştırmacı olarak rahatlıkla diyebilirim ki; eğer Cumhuriyet yönetimleri önce bu (Talepler Dilekçesi)’ni, ardından 1923’te tarihi bir konuşma yapan Bidlis Mebusu Yusuf Ziya Bey’in ayakta alkışlanan Meclis konuşmasının, ardından ülke dışına çıkmak zorunda kalan Kürt aydınlanma hareketinin 1926’da Kürt kökenli Başbakan İsmet Paşa’nın şahsında Hükümet’e yolladığı “Metâlib-i Milli” (Ulusal İstekler) memorandumunu doğru kavrasaydı, son yüz yıllık acılı gelişmelerin hiçbiri yaşanmayacaktı.

Kürt halkının bu çağdaş ve demokratik talepleri red ve inkâr edilerek; Amerika ve İngiltere’nin himayesinde tümü Kürt sorunu olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye yönetimlerinin Sadabad Paktı, Bağdat Paktı ve CENTO (Merkezi Antlaşma Teşkilatı) ile Kürt halkına karşı ittifak yapması, son yüzyıllık acılı tarihin başlıca sebebidir… Birbirini hiç de sevmeyen bu ülke yönetimlerinin, Kürt sorununda birleşmeleri tesadüfi değildir.

Ancak biliyoruz ki, Ahmed Arif’in “dört yanım puşt zulası” belirlemesine rağmen Tevfik Fikret’in dediği gibi “en büyük kuvvet hak’tır, haklılıktır” ve sonunda o kazanacaktır.

Yazarın diğer yazıları

    None Found