Kürt birliği ve direnişinin önemi

Selahattin ERDEM

Deniyor ki, Ağustos-Ekim 2017 sürecinde Türk ve İran devletleri arasında yapılan görüşmeler çerçevesinde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin istihbarat başkanları ortak bir toplantı yaparak, dört devletin birlikte uygulayacakları yeni bir ‘Kürt soykırım politikası’ oluşturdular ve ABD ile Rusya Federasyonu da bu politikaya onay ve olur verdi. Dolayısıyla son iki yıldır dört parça Kürdistan’da Kürt halkına ve özgürlük hareketine karşı gelişen saldırılar bu politik plan temelinde yürütülüyor.

Yeni bir ‘Kürt soykırım programı’ niteliğinde olan bu ortak politikaya göre, özel düzenlenmiş vahşi saldırılarla yöneticileri katledilerek PKK tasfiye edilecek, TC eliyle geliştirilen işgal saldırıları temelinde Rojava Özgürlük Devrimi ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi ortadan kaldırılacak, Irak’ta anayasa değişikliği yapılarak Güney Kürdistan’da “Federal Kürdistan” sistemine son verilecek, böylece son kırk yıl içindeki mücadele ile Kürtlerin varlık ve özgürlük yönündeki tüm kazanımları ortadan kaldırılarak Kürt soykırım süreci sona doğru ilerletilecek! Eğer başarılabilirse, söz konusu ortak politik plan bu sonuca ulaşmayı hedefliyor.

Faşist DAİŞ çetelerinin başkentleri Rakka’da yenilgilerinin kesinleştiği Eylül 2017’den beri Kürdistan bütünlüğü içinde yaşanan gelişmeler de böyle bir ortak planlı saldırının var olduğunu doğruluyor. Örneğin, önce KDP Yönetimi “Bağımsızlık referandumu yapmaya” teşvik edildi, ardından da referandum sonuçlarına bütünlüklü bir biçimde karşı çıkılarak bu sonuçlar geçersiz sayıldığı gibi, geliştirilen askeri saldırı ile Kerkük kenti Güney Kürdistan’dan kopartıldı. Böylece iyice daraltılan ve etkisi azaltılan Güney Kürdistan’da hem ciddi yönetim değişiklikleri yapıldı ve hem de yönetim daha çok dış güçlere bağımlı hale getirildi. Dahası bu planlı operasyon bir yandan KDP ile YNK arasında ciddi bir gerginlik yarattığı gibi, diğer yandan da KDP ile YNK’nin daha fazla PKK karşıtı siyaset izler hale gelmesine yol açtı.

Örneğin, 20 Ocak 2018 tarihinden itibaren faşist TC Devletinin Efrîn’e yönelik işgal saldırısı başlatıldı ve yaklaşık iki ay süren amansız bir savaş ardından Efrîn TC tarafından işgal edildi. Sadece işgal edilmedi, aynı zamanda hızla ilhak edilip sömürgeleştirildi ve soykırıma tabi tutuldu. Ve bütün bunlar, küresel ve bölgesel düzeyde hiçbir gücün karşı çıkmadığı bir ortamda ve ortaklaşa yapıldı. Şimdi 9 Ekim 2019 tarihinden bu yana tüm Rojava Kürdistan’a TC’nin yönelttiği ve ABD ile Rusya destekli olan saldırı ile söz konusu işgal ve ilhak tamamlanmak isteniyor. Böylece Rojava Devrimi tasfiye edilmeye ve Rojava Kürdistan soykırıma uğratılmaya çalışılıyor.

Örneğin, AKP-MHP faşizmi tarafından farklı renklerdeki listelere yerleştirilen PKK yöneticilerine yönelik her türlü teknik ve istihbari imkan kullanılarak katliam saldırıları düzenleniyor. 9 Ocak 2013’teki Paris Katliamı ile başlatılan bu süreç, son iki yıldır Bakur, Başur ve Rojava parçalarında etkili bir biçimde devam ettiriliyor. TC ve ABD tarafından PKK yöneticilerinin ihbarı için konmuş olan para ödülleri, mevcut durumda ortaya tam bir kelle avcılığı sistemi çıkarmış bulunuyor.

Kuşkusuz Kürtlere yöneltilen bu saldırılar esas olarak TC Devleti eliyle yapılıyor ve en çok da ABD ve Rusya tarafından destekleniyor. Aynı zamanda İran, Irak ve Suriye yönetimleri tarafından da gizli ve açık biçimlerde destek veriliyor. İşin daha vahim tarafı, Kürt halkının katliam ve soykırımında çeşitli Kürt parti ve örgütleri, yani Kürt siyaseti de etkili bir biçimde kullanılıyor. Söz konusu katliam ve soykırımlar Kürt örgütleri arasındaki çelişki ve çatışmalardan yararlandırılıyor. Örneğin Başur referandumu ve Kerkük’ün kaybı esasta KDP ile YNK arasındaki çelişkilere dayandırıldı. Örneğin PKK’ye ve Rojava’ya yönelik saldırılarda KDP ve YNK’nin izlediği PKK karşıtı politikalardan yararlanıldı.

Peki bu durumu ve gidişatı tersine çevirme ve Kürtlerin lehine döndürme imkanı yok mudur? Kuşkusuz vardır, hem de fazlasıyla vardır. Örneğin, Kürt soykırımını yürütmek üzere ortak plan yapmış olan devletler kendi içlerinde çok ciddi bir çelişki ve çatışma durumu yaşamaktadır. Türkiye’deki iç çelişkilerin ve AKP-MHP karşıtlığının düzeyi 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimlerinde net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Aslında AKP-MHP faşist iktidarı yenilmiş ve çökmüştür. Kürtleri “Terörist” diye BM’ye jurnalleyen Suriye Esad Yönetiminin durumu ortadadır. Irak’ta gelişen kitle eylemleri mevcut yönetimi iktidardan düşürmüş durumdadır. ABD ambargosunun da etkisiyle İran’da süren halk eylemleri karşısında “Ülkenin tarihinin en zor döneminden geçtiğini” bizzat Cumhurbaşkanı Ruhani ifade ve itiraf etmektedir.

Diğer yandan, her ne kadar bu dörtlü soykırım ittifakına onay ve olur verseler de, ABD ve Rusya’nın söz konusu bu devletlerle yoğun bir çıkar çelişkisi de yaşadığı ortadadır. Burada ABD’nin İran ve Suriye yönetimleriyle yaşadıkları derin karşıtlığa ve mücadeleye değinmeye bile gerek yoktur. Tersine birbirine yakın görünen devletlerin bile aralarında yoğun çelişkiler bulunmaktadır. Örneğin neredeyse birlikte hareket ediyor görünen Rusya, İran ve Suriye arasında da çok yoğun bir çelişkinin yaşanmakta olduğu ortadadır. Bir NATO müttefiki ve stratejik ortak olan ABD ile TC arasındaki çelişki ve çatışmaları ise herkes görmektedir. En son Washington’da yapılan Trump-Erdoğan görüşmelerinden yansıyanlar bu durumu net bir biçimde ortaya koymuştur. Ticaret hacmini yüz milyara çıkarma hedefi dışında tarafların neredeyse ortak hiçbir yanlarının olmadığı açıkça görülmüştür. Dahası Tayyip Erdoğan’ın Rojava Kürtlerinin “Teröristliği” üzerinden yapmak istediği sıkıştırmaya, ABD Başkanı Trump “Türkiye’de de Kürtler var ve Türkler onlara çok iyi bakıyorlar” diyerek hem tehdit etmiş ve hem de alaya almıştır.

Çok açık ki, hem sömürgeci devletlerin yaşadıkları kendi iç çelişkilerinden ve hem de ABD-Rusya gibi küresel güçler ile sömürgeci devletler arasındaki çelişkilerden yararlanarak Kürtler söz konusu planlı soykırım saldırılarına karşı çıkabilirler ve bu temelde varlık ve özgürlük mücadelelerini geliştirebilirler. Ama bunun için, önce bu gerçekleri iyi görmeleri, ardından bunun gerektirdiği iç demokratik birliği ve direnişi geliştirmeleri gerekir. Kürt demokratik birliğinin ve direnişinin hem kendileri ve hem de bölge halkları ve insanlık açısından taşıdığı tarihi önem bir kere daha açığa çıkmış durumdadır.

Peki böyle bir birlik ve direniş nasıl gerçekleşecektir? Bunun için de çok fazla ütopik veya hayalci olmaya gerek yoktur. Mevcut politik-askeri koşullar dikkate alınırsa, Kürtler arası birliğin çok genel çerçevede ancak olabileceği rahatlıkla görülebilir. Örneğin Kürt halk ve ülke bütünlüğünü esas almakla birlikte, mevcut parçalanmışlık somutunu da politikada görmek gerekir. Bu anlamda parçaların kendi kimliklerini ve iç birliklerini geliştirmelerini öngörmek zorunludur. Fakat burada önemli olan şey, parçaların birbirine karşıt olmaması, tersine Kürdistan birliği esprisi içerisinde birbirini destekleyen konumda bulunmasıdır. Yine Kürt partilerinin özellikle dışarda birbirine karşıt çalışmamaları ve içerde de sorunları demokratik siyaset temelinde çözmeleridir. Kürdistan’ın genel birliği ise günümüzde ancak savunmanın ortak komutanlığa bağlanması, dış ilişkilerin ortak komite tarafından yürütülmesi, bunları gerçekleştiren bir Ulusal Kongre ile onun görevlendirdiği bir icra kurulunun bulunup iş yapması biçiminde olabilir.

Kürt demokratik birliği açısından günümüzde bu çerçeve yeterlidir ve herkesin bunu görüp ayrıntıya boğulmayarak birliği zorlaştırmaması önemlidir. Açık ki birlik büyük öneme sahiptir, ancak her şeyi kendiliğinden çözecek bir keramet de değildir. Birlikle birlikte etkili mücadele ve bunun ortaklaştırılması da şarttır. Bu ortak mücadele günümüzde “TC Mallarını Boykot” biçiminde geliştirilebilir ve bu durum çok anlamlı ve de etkili olur. Demek ki şimdi dört parça Kürdistan’da ve yurtdışında TC’yi boykot zamanıdır. O halde, nerede olursa olsun tüm Kürtler ve dostları TC’yi boykota katılmalıdır.

Yazarın diğer yazıları