Kürt karşıtlığına ‘anti emperyalizm’ maskesi

ABD’nin DAİŞ’i baş düşman olarak gören siyaseti ile Ankara’nın Kürtleri baş düşman olarak gören siyaseti arasındaki çatışma derinleştikçe AKP hükümetleri Kürtlerin varlık ve haklarına karşı saldırılarını “anti emperyalizm” ile maskelemeye girişti.

Türkiye siyasi İslamı El-Kaide söylemini AKP üzerinden hükümet kademelerine kadar taşıdı. Ama bu söylemin AKP’nin diline aktif bir biçimde dolanması daha çok bugünün işi.

ZABEL MİRKAN

HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü ile söyleşimizin ikinci bölümünde Türkiye’de anti emperyalist söylemin tabanı kimlerdir? Kürtler ABD’nin bölgedeki rolünü nasıl okuyor? Türkiye’nin Güney Kürdistan ile ilişkilerini konuştuk. Kürkçü, ‘’ABD’nin DAİŞ’i baş düşman olarak gören siyaseti ile Ankara’nın Kürtleri baş düşman olarak gören siyaseti arasındaki çatışma derinleştikçe AKP hükümetleri Kürtlerin varlık ve haklarına karşı saldırılarını “anti emperyalizm” ile maskelemeye girişti’’ diyor. Sözü Kürkçü’ye bırakıyoruz.

Anti emperyalist söylemin ve ideolojinin Türkiye’de nasıl bu kadar geniş bir tabanı var gibi görünüyor? Ergenekoncu generallerden AKP’ye, TKP’den Vatan Partisi’ne kadar kullanılan bir ”anti emperyalizm” söyleminden bahsediyoruz çünkü.

Türkiye’de anti emperyalist söylemin tabanının genişliği ve söylemin yaygınlığının iki kaynağı var bence. Birincisi siyasal İslamın özellikle 1990’lardan sonra benimsediği retoriğin AKP aracılığıyla hükümet katına kadar tırmanması. Özellikle 11 Eylül 2000’de ABD’de “İkiz Kuleler”e yönelik El-Kaide saldırısı sonrasında ABD Ortadoğu’da siyasal İslam ile göğüs göğüse bir çatışmaya tutuşunca Türkiye’nin siyasal İslamcı camiasında da Amerikan aleyhtarı söylem yaygınlaştı. Oysa 1980’ler sonuna, yani Afganistan savaşı bitesiye kadar ABD ile siyasal İslam bütün kıtalarda komünizme karşı dost ve müttefiktiler. ABD’nin SSCB’yi ve müttefiklerini denizlerden uzak tutma stratejisi çerçevesinde İslami kuşatma altına almayı hedefleyen “Yeşil Kuşak” siyasal İslam’ı ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki haline getirmişti. Ancak SSCB’nin Afganistan’daki savaşı kaybetmesi, geri çekilmesi ve daha sonra yıkılışının ardından Taliban ve El-Kaide Afganistan’da ABD’nin nüfuzdan sıyrıldılar. ABD’nin Afganistan’da özellikle afyon ve türevlerinin üretimini kısıtlama çabalarının yol açtığı çatışma Amerikan çıkarlarına karşı dünya çapında bir siyasal İslamcı meydan okumaya dönüştü. Siyasal İslam eski müttefikinin emperyalizmiyle savaşa tutuştu.

Aynı iklimde boy atan Türkiye siyasi İslamı El-Kaide söylemini AKP üzerinden hükümet kademelerine kadar taşıdı. Ama bu söylemin AKP’nin diline aktif bir biçimde dolanması daha çok bugünün işi. Erdoğan herkesin bildiği gibi, henüz iktidara gelmeden AKP’nin yeni kurulduğu günlerde ABD’nin onayı için Washington’ın yolunu tutmuştu. AKP iktidarının ilk beş yılında da Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin başlatılması konusunda çok büyük gayretler içerisinde oldu. AKP iktidarının ilk iki döneminde anti emperyalist, anti Amerikancı söylem daha çok AKP’yi iktidardan indirmek isteyen Ergenekoncu çevrelerin dilindeydi. O zaman da ABD emir komutasında 12 Mart ve 12 Eylül’ün askeri diktatörlüklerini çekip çevirenler ABD’nin gayri nizami savaş doktrinleriyle eğitilip Kürt isyanını canavarca bastırmaya girişenler, köyleri ateşe verenler, tutsak gerillaları helikopterlerden dağlara atanlar, köylüleri asit kuyularında eritenler birden “antiemperyalist” olmuşlardı, El Kaide’nin yakın dostlarıysa NATO’cu ve Avrupa Birliği savunucusu!

Anti emperyalist cepheden bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtler ve Kürdistan’la ilişkisi nasıl tarif edilebilir?

Türkiye’de İstiklâl Harbi’nden bu yana bir emperyalist gücün açık istila tehdidi, böyle bir tehdit algısını doğrulayacak maddi belirtiler olmamasına rağmen Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak nasıl bir iç ve dış siyaset izlerse izlesinler bütün hükümetlerde Türkiye’nin zayıf iç yapısının dış müdahaleyle dağılabileceğine dair yaygın bir korku var. Bu korku devletten topluma da bulaşıyor. Bu, anti emperyalist bir tepki değil. Devletin kendi iç zaafının beslediği bir teyakkuz hâli. İç zaaf şu: Devlet -ve toplum da- resmi söylemde ne derse desin aşağıda “kaynaşmış bir kitle” halinde bir “Türk milleti” olmadığını biliyor. Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinde de toplumun hafızasında da mevcut olan Ermeni, Pontus ve Süryani soykırımlarıyla, Alevi ve Kürtlere yönelik inkâr, tenkil ve katliamların kayıtları bu gerçeği Türkiye’yi yönetenlere her gün yeniden hatırlatıyor. Bu kırılganlık yönetici sınıflarda “dağılma” endişesini hep canlı tutarken, dışa karşı da abartılı bir kuşkuculuğu besliyor. Bu kuşkuculuk bir zamanlar “Rus istilası” kabuslarının kaynağıydı; SSCB’nin yıkılmasından bu yana da ABD istilası sanrılarıyla yatılıp kalkılıyor. Türk Solu dergisi Ergenekoncuların bilim kurgu tadındaki emperyalist istila fantezilerinin propagandasını yapardı. Ondan boşalan yeri şimdi yandaş Yeni Şafak gazetesi aldı. Türk Solu dergisinin yayıncısı “FETÖcülük” iddiasıyla hapiste ama fikirleri Yeni Şafak’ın “antiemperyalist” fantezi cephaneliğinde itinayla istifleniyor.

Anti emperyalist söylemin yaygınlığının ikinci önemli neden ise 1960 sonrası ABD-Türkiye ilişkilerinde ortaya çıkan ve bugün de süren gerilimler. 1960’lar başında Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki toplum arasındaki çatışmalara müdahil olmasının ABD tarafından önlenmesi halk arasında da egemen sınıflar arasında da ABD’nin “Türkiye’nin tarihsel hakları”nı ihlâl ettiği düşüncesini yaygınlaştırdı. ABD’ye politik ve ideolojik yakınlığına karşın Başbakan Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP), bölgede ABD’ye alternatif ya da onu dengeleyecek dayanak arayışlarına girdi. Muhalefetteki CHP de, toplumdan destek ararken Adalet Partisi’nin iç ve dış siyasetinin Türkiye’yi savunmasız bıraktığını ileri sürerek kendi anti emperyalizmine toplumdan destek bulmaya çalışırken AP’nin Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil Demirel’i iktidardan indiren 12 Mart askeri müdahalesinin CIA tarafından gerçekleştirildiğini söylüyordu.

Bunların tümünün toplumda bir karşılığı vardı. En sert muhalefeti ise Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve FKF/Dev-Genç yürüttü. Sosyalist söyleminin üstünlüğü TİP ve Dev-Genç’in parlamento içinden ve dışından toplumsal ve politik gündeme nüfuz edebilmesini sağladı. Toplumun ABD’yle mesafesi açıldıkça, MHP dahi anti komünist retoriğini değiştirdi ve “kahrolsun komünistler” sloganının yerine “Ne Amerika Ne Rusya” sloganını öne çıkarmaya başladı. Bu gelişmelerin TSK’de de etkileri görüldü. Özellikle genç subaylar ve kurmay kademesinde ordunun ABD’den tamamen bağımsız bir karar mekanizmasından yoksun oluşu muhalif söylemlere ilgi gösterilmesine yol açtı. Mısır, Suriye, Irak ve Libya’da silahlı kuvvetlerin ABD yanlısı rejimleri peş peşe devirmesi “anti emperyalist” bir askeri müdahalenin gerekliliğine ilişkin tasavvurları besledi. Türkiye’de 1960’lar ve 1970’lerde ABD’ye en yakın odak büyük sermaye ve bankacılık çevreleriydi; ABD ile ekonomik alışveriş içerisinde oldukları kadar toplumun Amerikan hayat tarzına da en yakın kesimleriydiler. Haliyle tabanda Batı ve modernizm karşıtlığı bu kadar yaygınken, meşruiyet peşinde koşan herkesin müracaat edebileceği bir emperyalizm karşıtlığı toplumda hazır bekliyordu. Özetle, 1950’lerin ve 1960’ların başında politik söyleme egemen olan Amerikan dostluğu 10 yıl içinde ABD karşıtlığına, ya da ABD’den kuşku duymaya bırakmış, siyasetin yeni normali olmuştu.

Bugün bu retoriğin yeni bağlamlar içinde zuhurunda, ABD ile AKP hükümetleri ya da bugünkü egemen ittifak arasında SSCB’nin yıkılmasından sonra doğan büyük ölçekli dış politika anlaşmazlıklarının önemli rolü var. SSCB’nin yıkılmasından sonra bölgede iki özgül potansiyel harekete geçti. Birincisi SSCB sonrası dünyada ABD’nin eski Sovyet müttefiki ülkeler -özellikle Suriye ve Irak- üzerindeki baskısını artırmasıyla Kürtler kendilerine yeni hareket imkânları buldular. Suriye ve Irak devletleri Kürtler’e yönelik baskı politikalarını sertleştirdiler. Türkiye’de şu an yükselen Amerikan karşıtlığında da ABD’nin Ortadoğu politikasının dört parçadaki Kürtlere ulus devletler karşısında manevra alanı açması merkezi bir rol oynuyor.

Bir önceki soruya dönecek olursak, emperyalizmi, uluslararası kapitalizm ile yerli egemen sınıfların oligarşik egemenliği bağlamında görenler açısından ABD’nin bölgesel siyasetlerinin bu özelliği tayin edici bir mesele olarak görülmedi. Sonuç olarak oligarşik rejimin iç ihtilafları ezilen toplulukların her biri için farklı imkânlar yaratabilirdi. Bu düşünce Kürtlerin gelişmeleri kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde değerlendirmekte özgür olduklarını kabule yardımcı oldu. ABD’nin ulus-devlet karşısındaki siyasetinin şöyle ya da böyle olması ABD’nin emperyalist niteliğini değiştirmedi. ABD’nin Irak saldırısı ne kadar emperyalist idiyse, Kürtlerin bu çatışma sürerken kendi öz yönetimlerini inşaya girişmeleri de o kadar haklarıydı.

Arap isyanlarının ardından 2011’de Suriye’de baş gösteren iç çatışmada Kürtlerin kendi özerk alanlarını yaratmaları Türkiye’nin demokratik güçleri arasında sempati ve dayanışma ile karşılanırken Ankara, Suriye’de Kürtler karşısında DAİŞ ve El-Kaide’nin yanında yer aldı. Bu andan sonra Türkiye ve ABD’nin Suriye politikaları giderek birbirinden uzaklaşmaya başladı. ABD’nin DAİŞ’i baş düşman olarak gören siyaseti ile Ankara’nın Kürtleri baş düşman olarak gören siyaseti arasındaki çatışma derinleştikçe AKP hükümetleri Kürtlerin varlık ve haklarına karşı saldırılarını “anti emperyalizm” ile maskelemeye girişti. ABD’nin bölgesel siyasetleri karşısında nasıl tavır takınılacağı Kürt meselesini de yakından belirleyen bir karakter kazandı.

Peki Kürtler ABD’nin rolünü nasıl okuyor?

Kendi payıma Kürtlerin ABD’nin bölgedeki rolünü esasen SSCB’nin İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin rolünü okuduğu gibi okuduğunu görüyorum. Kürtler IŞİD’e karşı olduğu kadar kendi kaderlerini tayin hakkını inkar eden Ankara ve Şam’a karşı da stratejik bir denge unsuru arıyorlar. Bu çerçevede Rusya, ABD ve Şam rejimi ile ne mutlak dostluk ne de mutlak düşmanlık güden bir tutum takip ederek kazanımlarını korumaya gayret ediyorlar. Irak’ta olsun, Suriye’de olsun Kürtler Şam ve Bağdat karşısında ABD’nin oluşturduğu ağırlığı bir ittifak imkânı olarak değerlendirdiler. Sonuçta bugün Irak’taki yeni düzende Kürtler tarihleri boyunca ilk kez uzun ömürlü bir yarı devlete kavuştular. Türkiye ise bu oluşumu başından beri şüpheyle izledi; bunun önlenemezliği ortaya çıkınca da oluşan bölgesel yönetimi iktisaden ve siyaseten hegemonyası altına alabileceği bir ilişki biçimi izlemeye başladı.

Peki Türkiye’nin Kürt Yönetimi ile ilişkisini nasıl okumak gerekir?

Türkiye, Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni ideolojik ve politik olarak kendisine yakın görüyor. Bu bağlamda, Özal döneminde kurulmuş olan ilişkiler, sonraki hükümetler döneminde de devam etti. Henüz böyle bölgesel bir yönetim ortaya çıkmamışken, bunun belirtileri varken -Bülent Ecevit hükümet başkanı iken- böyle bir gelişme kaçınılmaz olduğu takdirde, Bölgesel Yönetim’in, Türkiye’ye özellikle iktisaden sıkı sıkıya bağlı kılınması gerektiğine dair bir devlet planını da açıklamıştı. Durum da bu çizgide gelişti zaten. Güney esasen Türkiye’nin bir bakıma hem politik hem de askeri müttefiki. Haliyle son derece önemli bir ekonomik partner haline geldi Türkiye için. Çok ciddi bir sermaye ve işgücü ihracı söz konusu Güney’e.

Fakat bu durum Türkiye egemen sınıflarının, Türkiye’nin hâkim güçlerinin Kürdistan’ın tarihsel gerçekliğine bakışını değiştirmiyor: Gelişmeler bir bütün olarak ulus-devlet aleyhine cereyan ettikçe Türkiye’yi yönetenler küreselleşme sürecinin güçlü rüzgârlarının ulus-devletin sonunu getireceği; Türkiye’nin çoğulcu toplumsal yapısının devleti siyaseten ve idari olarak da çoğulculuğa götüreceği; Türkiye’de nüfusun neredeyse yarısını oluşturan Alevi ve Kürtlerin, Türk-İslâm senteziyle uyuşmayan dokusunun bir devlet ya da yarı devlet oluşumuna yol açarak merkezi üniter devleti ortadan kaldıracağından zaman zaman şiddetlenen bir kaygı duyuyorlar. Bu gelişmeleri tarihsel temelleri olan, Türkiye’nin toplumsal-tarihsel doğasından türeyen sonuçlar olarak görmüyor, bir dışsal etkene, ABD siyasetlerine bağlıyorlar. Kürtler ABD’nin ulus-devlete yönelik olarak beslediği bütün “kötü emellerin” taşıyıcısı ve bir numaralı şüpheli muamelesi görüyorlar. Etkin bir gerilla hareketi olmasa da Kürtler Ankara nezdinde daima olağan şüpheli statüsündeler. Bu elbette devletin Kürt meselesini doğru okuma, çözüm imkânları araştırma ve çatışmayı sonlandırması açısından çok büyük bir handikap.

Türkiye’deki Kürdistanî mücadelenin başlıca aktörü PKK. Sadece silahlı çatışma bağlamında değil; ideolojik, politik, kültürel ve toplumsal etki bakımından da PKK başlıca aktör. Türkiye’de Kürtlerin kimliklerinin sahibi olarak yaşadıkları Rönesansta PKK son derece önemli bir rol oynadı. Ne var ki, PKK’nin sistem karşıtı ideolojik konumu ve sistem karşıtı dünya görüşü Suriye’de olsun, Türkiye’de olsun müesses nizamın PKK’yi uzun erimli bir çözüm ortağı olarak görmesini son derece güçleştiriyor. Çözüm ortağı olarak görülmedikçe de gitgide sorunun muhatabı değil failiymiş gibi görülüyor. Kendi özgücüyle, bedeller ödeyerek ortaya çıkarmış olduğu sosyal muhalefet gerçekliği siliniyor, bir dışsal etkinin ürünüymüş gibi algılanıyor.

Geçmişte Öcalan Suriye’deyken, hakim klişe “Öcalan’ın Suriye devletinin adamı” olduğuydu. Ama Öcalan için “Suriye devletinin adamı” görüşünü ortaya atanlar icabı halinde hiç utanmadan Suriye’nin doğrudan ideolojik ve politik hasımı olan ABD’nin de “maşası” olduğunu söylemekten geri durmazlardı. Öcalan Kenya’da ABD tarafından tutsak alınıp Türkiye’ye teslim edilince Başbakan Bülent Ecevit’in “neden bize teslim ettiler” diye dehşete kapılması bu resmi şizofreninin en çarpıcı ifadesi bence. İşin tuhafı kontrgerilla taktikleri, ayaklanma bastırma doktrinleri çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’ye karşı “düşük yoğunluklu savaş”a hazırlanmasında ABD Genelkurmayının olağanüstü katkısına rağmen o gün de bugün de hem TSK kurmayları, hem polis üst kademesi arasında, hem de diplomatik ve ve siyasi kadrolarda ABD’nin, Kürt isyanının gerisindeki itici güç olduğu takıntısı oldukça yaygın. Bu aslında ideolojik körlüğün de bir eseri. Türkiye’de sahip oldukları nüfus, coğrafi olarak kapladıkları alan, büyük bir bölümünün aynı lehçeyi konuşması, kültürel ve manevi ortaklıkları her türlü asimilasyon ve cezalandırma yöntemlerine karşılık Kürtleri başlı başına bir toplumsal varlık hâline getiriyor. Devletin, elinden gelen ve gelmeyen her şeyi yaptığı halde gelişmesini durduramadığı Kürt gerçekliğinin Türkiye’de bir rol ve güce sahip olduğunu kabullenmeyişi siyasi akılla açıklanamaz. Bu büyük devlet ve büyük ulus kibri. Emperyalizm ile hiç bir kurumsal bağı dahi olmamış devletsiz bir halk nasıl emperyalizmin bir aleti olabilir? Buna karşılık NATO’nun Orta Doğu’daki koç başı olmuş; uzun yıllar Ortadoğu’da ABD çıkarlarıyla çatışan bütün toplumlara, güçlere karşı ABD üslerine ev sahibi olmuş, bunları çekip çevirmiş olan bir devletin yöneticileri kendilerinden hiç kuşku duymuyorlar.  Tarihsel haklarını talep eden, bunun için can verenlere “ABD kuklası” diyebiliyorlar. Bu bir görme kusuru. Tamı tamına rejimin kendisinin gerçeklikler karşısında politik ve ideolojik olarak baş aşağı durmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin çoğulcu tabiatını bir anomali olarak gören, çoğulluklardan kurulu bir dünyaya tek devlet, tek millet perspektifinden bakan bir devlete her şeyin komplo olarak görünmesi kaçınılmaz. Şimdi bu gayri tabii durumdan hareketle Türkiye’nin Batısında Kürtlerle tarihen, siyaseten ortaklık kurması muhtemel ezilen kitlelerin birbirlerine yabancılaştırılması için anti emperyalist retoriğe müracaat ediliyor.

  • Yarın Türkiye’deki anti emperyalist ve devrimci mücadelenin bugünkü seyri

Yazarın diğer yazıları

    None Found