Kürt ressamların sanatsal izlekleri

Kürt ressamların yaşamlarındaki sanatsal izlekler politikadan ve Kürt kültüründen etkilendiği kadar, farklı ülkelerde yaşamak zorunda kalmaları da onların sanat deneyimini zenginleştiren bir olgu.

Roza KORKMAZ

Kürt ressamların, resim sanatıyla olan ilişkileri, Kürt kimliğinin yaşadıkları ülkelerde yasak oluşu ve bu kimliğin politizasyonu nedeniyle, meslektaşlarından bir nebze de olsa farklıdır. Yaşamlarındaki sanatsal izlekler politikadan ve Kürt kültüründen etkilendiği kadar, farklı ülkelerde yaşamak zorunda kalmaları da onların sanat deneyimini zenginleştiren bir olgu olarak karşımıza çıkar. Şimdiye kadar Kürt basınında bu ressamların daha çok ‘Kürt oluş’ları ön planda tutuldu ve dolayısıyla sanatları çok fazla irdelenmedi ya da ‘kimlik’lerinin gölgesinde kaldı. Bu yazıda birkaç başarılı Kürt ressamın hayatından kısaca bilgilerin yanı sıra onların resimde kullandıkları stilleri, yakın oldukları akımları, yenilikçi yönlerini, hangi tekniğe daha çok yakın durdukları gibi konuları işlemeye çalışacağız.

Fewzi Bilge

Genel olarak soyut resimler ile karşımıza çıkan Fewzi Bilge, aynı zamanda bir edebiyatçı. Bilge’nin birçok Kürtçe şiir ve öykü kitabı var. Farklı konuları tema ettiği resimlerinin bir kısmı yağlı ve pastel boya bir kısmı ise sulu boya ve mürekkep ile soyut veya soyutlaştırılmış bir stilde karşımıza çıkıyor. Sanatçının Kürt kültüründe sık sık rastlanan motifleri, kendi stiliyle harmanlayarak yeniden canlandırdığını görüyoruz. Örneğin ateş, güneş ve tavuskuşu motifleri resimlerinde sıklıkla rastladığımız motiflerden bazıları. Sanatçının temel olarak canlı renklerle donatılmış bir paleti var. Ancak bazı eserlerinde monokrom (aynı tonlarda) bazı eserlerinde ise soğuk bir palet görmek de mümkün. Fewzi Bilge’nin heyecan verici eserlerinden birkaçını kısaca inceleyelim.w Fewzi Bilge’nin resimlerinde Kürt kültüründe sık sık rastlanan motifleri, kendi stiliyle harmanlayarak yeniden canlandırdığını görüyoruz. Örneğin ateş, güneş ve tavuskuşu motifleri resimlerinde sıklıkla rastladığımız motiflerden bazıları.

Bu eser neredeyse kare biçimde olan dikdörtgen bir formatta yapılmış. Yağlı boyanın kullanıldığı resimde en çok dikkat çeken unsurlardan biri, resmin yarattığı canlılık hissi. Güneşin etrafında sıralanmış insanlar sanki tuvalden fırlayacakmış gibi görünürler. Bu, canlı renklerin ve renk kontrastlarının doğurduğu bir his. Ancak resme heyecan katan ve canlı kılan öğelerden bir diğeri ise spatula darbeleriyle kalınca yayılmış boyalar. Zira resmin kalın boya katmanı ile hayat bulduğunu söyleyebiliriz. Sonsuzluk hissi uyandıran resim aynı zamanda çeşitli soruların oluşmasına da neden oluyor. Resimde kaç kişi var? Kim bu insanlar? Bizler sanatçının paletinde saklı mistik bir sır perdesinin peşinden koşuyoruz. Bu durum Fewzi Bilge’nin neredeyse tüm eseri için geçerli olduğunu düşünüyorum.

Hepimizin aşina olduğu Kürt motifleri sırlı bir şekilde tekrar önümüze çıkıyor. Ressamın eserinde kendimizi buluyoruz. Kendi kargaşamızı, endişelerimizi ve köklerimizi görüyoruz. Spatula darbelerinin ardında bıraktığı çizgilerde bize bizi anlatan motiflere rastlıyor, bir nevi öz arayışımıza çıkıyoruz. Bu resimde önemli bulduğum bir diğer unsur, kullanılan renkler ve kontrastlar. Oldukça canlı renkler gözlerimize işliyor ve bizleri farklı bir dünyayla tanıştırıyor. Gerçek hayatta karşılaşmadığımız kadar parlak renkler kullanılmış. Resmi domine eden sıcak renkler arasında bazı soğuk tonlara rastlıyoruz ve bu renkler gözümüzü oraya odaklamamıza neden oluyor.

Bu eserde de diğer eser ile benzeyen unsurlar bulmak mümkün. Sanatçının odağında yine insanlar var arkalarında ise bir dolunay. Ancak bu noktada ay ve güneşin yer değiştirdiğini görüyoruz. Eserin yukarıda gördüğümüz eser ile kontrast halinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yukarıdaki resim güneşi, sabahı ve sıcaklığı temsil ederken bu resim ayı, geceyi ve soğukluğu temsil ediyor. Ancak bu resimde de birçok ortak nokta var. Örneğin nesnelerinin renklerinin doğa da rastladığımız gibi olmaması.

Sanatçının kullandığı renkler, sadece renk olmaktan çıkıp resime yüklü bir anlam katan derin efektleri oluşturuyorlar. Örneğin arka plandaki renk boğuk bir mor tonunda, bu da resme bir parça soğukluk katıyor. Diğer resmin aksine bu resim son derece ince örtüşlü bir boya tekniği ile yapılmış. Yağlı boya yerine sulu boya ve mürekkep kulanıldığını görüyoruz. Bu ince örtüşlü boya tekniği resime uzaklık katıyor. Sanatçının bu stilde yaptığı resimlerin neredeyse hepsinde gökyüzünde karışık bir biçimde duran ipliklere rastlamak mümkün. Belki de bu iplikler dünyayı bir arada tutan bağları sembolize ediyordur. Ressamın mistik stili diğer çalışmalarında olduğu gibi bu çalışmalarında da bizleri sırlarla dolu bir hikayeye davet ediyor.

Serhad Bapir

1964 yılında Tatvan’da doğan Serhat Bapir, 1984 yıllında politik fikirleri nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Yunanistan’a iltica eden Bapir, burada resim eğitimi alarak sanat kariyerine başlar. Fewzi Bilge’de olduğu gibi Serhad Bapir’de de Kürt kültüründen tanıdığımız sembolleri ve motifleri görüyoruz. Aynı zamanda eserlerin çoğu politik mesajlar içeriyor. Ressamın genellikle aynı renk-paletiyle eserlerini yaptığını görüyoruz. Resimler genellikle aynı tonda ilerliyor (monokrom). Özgürlük, barış ve ülke sevdası resimlerin çoğunda rastlanan temalar. Bu temaları canlı kılan minik semboller resimlerinde sık sık rastlanmakta. Örneğin resimde çizilen objelerin genelikle 4 tane olması, Kürdistan’ın dört parça oluşuna gönderme yapan bir sembol olabilir. Bunu eserlerinden birine ‘4=1’ ismini vermesinden de çıkarabiliriz.

Serhad Bapir’in stili ile ilgili ilginç bulduğum unsurlardan biri gravür ve linol baskı adı verilen teknikleri kullanması. Özellikle linol baskı tekniği empresyonistlerden, sürrealistlere kadar çok sayıda ressamın kullandığı oldukça ilginç bir tekniktir. Sert bir madde oyularak bir grafik oluşturulur, ardından oluşan grafiğin üstüne boya veya mürekkep uygulanır ve bu grafik kağıda basılarak resimler elde edilir. Sanatçının bu teknikle çalışarak son derece enteresan eserlere imza attığını gözlemleyebiliriz.

Omar Hamdi (Malva)

Omar Hamdi ya da diğer adıyla Malva, empresyonist natürmortlardan soyutlaştırılmış resimlere kadar farklı stillerle karşımıza çıkıyor. Dünyaca ünlü bir ressam olan Malva’nın resimlerine belki kartpostallardan aşinayızdır. Zira Hamdi’nin birçok eseri kartpostalları süsleyerek dünya turuna çıkmış. Elden ele uzanan onca kartpostal, onun dekoratif natürmortlarını, fırçasındaki gizemi taşıyor.

1952 yıllında Rojava’nın Hesekê kentinde doğan Kürt ressam Omar Hamdi (Malva) tüm dünyanın şahit olacağı sanat kariyerinin ilk adımlarını Suriye’de atar. Ressamın okul çağında başlayan sanat tutkusu, ilerleyen yıllarda çeşitli dergilerde yayımladığı sanat eleştirisi yazılarında ve çizimlerinde hayat bulur. Aynı zamanda özel bir okulda resim öğretmeni olarak çalışan Malva, buradan kazandığı parayla çizmeye devam eder. 1978 yılında Viyana’dan aldığı davet üzerine çalışmalarını orada sürdürmeye başlar. Bu davet, onun sanat kariyerinde bir dönüm noktası olur. Zira Malva, Künstlerhaus-Wien ve UNESCO gibi dünya çapında tanınan derneklerle çalışıp çok sayıda ülkede sergiler açar. Çalıştığı vakıflar tarafından Suriyeli sanatçı olarak adlandırılsa da 2002 yılında “Kurdistan” isimli bir sergiye öncülük eder.

Başta belirttiğimiz gibi Omar Hamdi’nin eserlerine farklı stillerde rastlamak mümkün. Özellikle empresyonist stilde çizilmiş natürmortları en çok karşımıza çıkan eserler. Ancak sanatçının aynı stildeki eserlerini değerlendirerek sanatı hakkında doğru bir kanıya varamayacağımız için temel 3 stilini en iyi şekilde yansıtan eserlerine göz atacağız.

1. Stil dekoratif natürmortlar

Belki bu resimleri size Claude Monet’i hatırlatabilir. Eğer gözlerinizin önünde Monet veya Manet canlandıysa ya da resimlere göz gezdirirken Paul Cézanne aklınıza geldiyse, yalnız değilsiniz o zaman. Zira Omar Hamdi bu eserlerini ışık ve renk uyumunu en derinden analiz eden ve anlık gizemleri ışık huzmelerinde arayan empresyonistlerin stilinde çizmiştir. Eserlerde anı yakalamak için hızlı fırça darbeleri, canlı yaşam dolu renkler, impasto tekniği (boyanın kalın kullanılması) kullanılmış, motif olarak ise genelde her yerde rastlayabileceğimiz nesneler resmedilmiştir. Empresyonistlerin çoğu, resimlerinde derin bir anlam katmayı hedeflemeden görsel estetiği anlık hareketleri ve ışık huzmeleri en doğru şekilde tuvale yansıtmayı amaç edinseler de Omar Hamdi’nin çizdiği natürmortların çoğunda bu düşünceden fazlasının olduğunu düşünüyorum. Örneğin; masaların yer aldığı 3 farklı natürmort portesinde yuvarlak formda 3 meyveye rastlıyoruz. Bu bağlamda ressamın barok döneminde olduğu gibi masanın üzerinde duran nesnelerin sayısının ve dizilişinin sembolik bir anlam taşıdığı düşünülebilir. Fakat bu potansiyel semboller ve anlamları ya da resimlerin geneli hakkında detaylı bilgiler içeren kaynaklar yok. Ayrıca bu dekoratif resimlerin Omar Hamdi’nin gerçek hislerini ve sanatçı kimliğini yansıttığını söyleyemeyiz. Zira bu eserlerin daha çok maddi sebepler nedeniyle yapıldığı biliniyor. Öyle ki ressama bu eserlerine neden imza atmadığı sorulduğunda “ekmek param, ben ekmeğimin üzerine imza atmam” cevabını vermiş.

Ancak sonuç olarak ressamın bu stilde çizdiği eserlerin, onun sanat tarihi hakkında teorik bilgilerini iyi şekilde sergilediğini ve fırça darbelerinin profesyonelliğini gösterdiğini söyleyebiliriz. Belki de dönemin sanatçılarınca hommage olarak bu çizilmiş eserler, son derece usta teknikler ve potansiyel semboller ile süslenmiş. Örneğin yukarıdaki resime kısaca bakacak olursak; vazoya yansıyan ışık huzmelerinin en ince ayrıntısına kadar eklendiğini gözlemleyebiliriz. Ayrıca kullanılan renk kontrastlarının resme canlı bir harmoni kattığını görüyoruz. Pencerenin dışında gördüğümüz sonbahar yapraklarının sarısı ve vazodaki çiçeklerin mor alt tonu, masanın üzerinde duran turuncu şeftalilerin ve vazodaki maviliğin kontrastı, resmi daha ilginç kılarken canlı bir efekt de sağlıyor. Leonardo da Vinci’nin de söylediği gibi güneşin çiçekleri renklendirmesi gibi sanat da hayata renk verir. Malva’nın bu eserleri birçok kartpostalı süsleyerek, çok sayıda hayata renk vermiştir.

2- İnsan portreleri

Malva’nın, bu tarz resimlerini analiz etmeden önce, görüneni olduğu gibi yansıttığı eserlerin de bile belirli bir soyutlaşma olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Fakat bu eserlerin diğer eserlerine oranla daha natüralist bir biçimde yaptığını ve genel olarak insan silüeti üzerine konsantre olduğunu görüyoruz. Malva, insan yüzünde saklı duygular üzerinde yoğunlaştığı bu eserlerinde detaylara daha fazla yer vererek karmaşık hissleri göz önüne getiriyor. Bu eserler bizlere adeta bir hikayeyi anlatır. Hepimizin bildiği, çoğumuzun yaşadığı bir hikayeyi… Bu portrelerin sessiz çığlıkları her baktığımızda kulaklarımızda yankılanır.

Ayrıca bu resimler otobiyografik motifler de içerir. Şiddet, baskı ve hüznü aile içerisinde sıklıkla gören Malva, bizlere bu eserlerle acının çeşitli hallerini anlatıyor. Bu hikayeleri anlatmak için kullanılan resimsel teknik ve stratejilerin son derece dikkat çekici ve ustaca olduğunu belirtmeliyim.

Zaman zaman, resmin belirli kısımlarına soyutlaştırılmış öğeler ekleyerek resme derinlik kattığını ve aynı zamanda insan doğasında da yatan son derece karmaşık ve çetrefilli hislerini en iyi bir biçimde öne çıkarttığını gözlemleyebiliriz. Portre içinde portre ya da daha doğru bir tanımla resim içerisinde resimleri de görebiliriz.

Kırılan düşünceleri, farklı zaman ve mekan algısını ve bu algıların bağlarını veya çok perspektifli düşünmeyi göstermek için kullandığı bir teknik olabilir. Renkli tonlar yerine genellikle koyu ve birbirine yakın tonların kullanıldığı resimlerde sıcak ve soğuk renk kontrastına sıkça rastlıyoruz. Bu eserler aynı zamanda yıllardır var olan acıları farklı bir biçimde sunuyor. Hepimizin tanıdığı, kimimizin sırtını çevirdiği acılar, tuvalin üzerinde yağlı boyalarla hayat buluyor. Böylelikle aslında bir parçası bize ait olan hikaye, kartpostallar gibi dünyayı geziyor ve var olduğunu bize hatırlatmaya çalışıyor.

3- Soyutlaştırılmış resimler

Acı en doğru nasıl anlatılır? Kelimeler, şiirler, şarkılar, çizgiler nasıl tarif edebilir acıyı? Malva’nın resmettiği portrelerde de rastladığımız hüzün ve acı duygusu bu resimlerde daha yoğun bir şekilde karşımıza çıkıyor. Artık bir hikayeyi değil, hikayedeki acıyı açıkça görüyor ve daha derin, daha kapsamlı hissediyoruz. Resimlerde saklı temalar zaman zaman değişse de bu soyutlaşmış resimlerin hepsi büyük bir kargaşayı ve acıyı en içten biçimde gösterir. Bu resimler sert kontrastlar, hüzünlü veya yakıcı renklerle donatılmıştır. Yine bu resimlerde de zaman zaman impasto renk uygulamaları, hızlı fırça darbelerini gözlemleyebiliyoruz. Bu öğeler diğer resimlerde olduğunun aksine resme canlı bir hava katmak yerine bir kargaşa ve telaş hissi uyandırıyor. Aynı zamanda impasto renk uygulaması ve glaze tekniği (ince renk kullanımı) bir kontrast yaratarak resimde yeni bir boyut oluşturuyor. Sanki hiçbir kelime kullanmadan, sadece melodilerle oluşturulmuş bir kompozisyon misali acı ve hüzünü anlatıyor. Hikaye son buluyor, duygular ve hisler tamamen görünür kılınıyor. Bir kat daha içine giriyoruz ve aşina olduğumuz acılarla baş başa kalıyoruz.

Bizden kilometrelerce ve yıllarca uzak olan patlama tekrar oluyor. Şiddeti hem evimizde hem sokaklarda görüyoruz. Askerlerden kaçıyoruz ya da en azından bu manzara derimizin altına işliyor. Barut ve kanın kokusu birbirine karışıyor. Yasaklı bir hikayenin içinde kayboluyoruz. 50’li yaşlarında kanserden hayatını kaybeden ressamın ve onunkine benzer acılar yaşamış herkesin acıları beliriyor gözlerimizde.

Rıza Topal

Rıza Topal, 1934’te Dersim’in küçük bir köyünde dünyaya gelmiş. Kendisini destekleyen ve yeteneğini keşfeden bir öğretmeni sayesinde okullarının atölyesini ve malzemelerini kullanma fırsatını yakalar. O yıllar Dersim’de bir çocuğun sanat eğitimi alması açısından oldukça zor bir dönem olsa da bu küçük atölye sayesinde sanat ile bağları gelişmeye başlar.

Ressam Topal, sanat dünyasına adım atmaya başladığında sonsuz bir merakı ve ilgisi vardı. Eğitimini tamamlayıp öğretmen olduğunda, “Akaizm” olarak adlandırdığı kendi stilini geliştirir. Stilini Mezopotamya ve Mısır sanatından ilham alarak oluşturan ressam, aynı zamanda kendisini tek bir formda sınırlı tutmak istememiş. Gerçekçilik (Realizm), Gerçeküstücülük (Sürrealizm), İzlenimcilik (Empresyonizm) gibi birçok dönemi ve topikal teknikler yağ, sulu boya, pastel, yağlı pastel, kalıp işi, plastik modelleme ve mozaik işleri gibi birçok tekniği kullanmış. Rıza Topal şimdi 84 yaşında ve hala yaratıcı sanatsal fikirlerle iç içe.

Zoro Mettini

Rojava’nın Amûdê kentinden olan Mettini, 1969 yılında Beyrut Güzel Sanatlar Akademisinde ressam ve heykeltıraş olarak eğitimini tamamladı. Eğitiminden sonra resim öğretmeni olarak çalışan Mettini, 1972’de Amerikan Sanat Akademisi’nin düzenlediği ve yüzlerce sanatçının katıldığı yarışmada ikincilik ödülünü aldı. 1973’te Weekend adlı gençlik dergisinde sanat yönetmeni olarak, Worldtrade isimli reklam ajansında ise grafik tasarımcısı olarak çalıştı.

Kendisi 1976’dan beri Berlin’de yaşıyor ve çalışıyor. Profesyonel Görsel Sanatçılar Derneği üyesi olarak 1985’ten 1987’ye kadar Steglitz Görsel Sanatçılar Derneği yönetim kurulunda çalıştı. Aynı zamanda Volkshochschule Steglitz’de resim ve heykel derslerinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Birçok başarıya imza atmış Zoro Mettini’nin sanat stilini kısaca değerlendirelim. Mettini’nin detayları en ince ayrıntısına kadar eklediği natüralist resimleri olduğu gibi 1920’li yıllarında Avrupa’da ortaya çıkmış sürrealist akımına yakın bir stili de var. Öyle ki 1992 yılında “Surreale Schöpfungen” (Sürreal Kreasyonlar) isimli bir sergi düzenlemiş ve sonrasında da bu sergiye benzeyen 3 sergi daha açmış. Sanat konusunda son derece titiz çalışan Mettini’yi Belçikalı sürrealist ressam René Magrite’e benzetmemek elde değil. Eserlerindeki bilmeceler, renklerin kullanımı, natüralist fakat aynı zamanda illüstrasyonları hatırlatan çizgi akışları René Magritti ve tablolarını çağrıştırıyor. İnsan vücudu ve organlarının sık sık resimlerinde tema olduğunu görmek mümkün. Renklerin büyük bir şölen verdigi eserleri genellikle büyük formatlarda yer alıyor.

‘Beethoven’ın 9. Senfonisi’ isimli eserine kısaca göz gezdirken sayısız bilmece ile karşılaşırız. İlk soru, oda algımızla başlar. Odanın nerde başlayıp nerede bittiğini kestirmek mümkün değildir. Aynı zamanda odadaki nesnelere bildiğimiz kontekstlerin dışında rastlarız. Örneğin; kulağı insan vücudunun parçası olarak değil masanın üzerinde duran devasa bir obje olarak görürüz. Resim adeta yorumlanması gereken bir rüyayı andırır. ‘Neden’ soruları etrafta uçuşur ve bilmece gittikçe derinleşir. Keman gölgesi neden ait olmadığı bir yerdedir? Sanatçı bu resimlerle bize ne söylemeye çalışır? Bir parça mizahın hiç eksik olmadığı resimlerin bizleri çetrefilli düşüncelere sevk ettiğini inkar edemeyiz. Her baktığımızda farklı ayrıntılarla karşılaşıp her seferinde farklı bilmeceler görmeye başlarız.

Mîrê Hêkan (Jamal Abdo)

Rojava’nın Dirbêsiyê kentinde doğan ve 1995’ten beri Almanya’da yaşayan sanatçı, eserlerini yumurta kabukları ve tellerle yapıyor. Kendisini “Mîrê Hêkan“ (Yumurtar Kralı) olarak adlandıran ressamın eserleri alışılmadık tarzda. Öyle ki onları yorumlamak neredeyse imkansız. Mîrê Hêkan ise sanatını şu şekilde anlatıyor: “Yumurta tüm yaşamın kökenini temsil ediyor.”

Almanya’da mimarlık eğitimini tamamlayan sanatçı için sanatı halka ulaştırmak önemli unsurlardan biri. Sanatın müzelere sıkışmasını istemiyor. Sanatına olan ilgisinin küçüklükten geldiğini belirten sanatçı, bir Alman gazetesine (Aachener Zeitung) verdiği röportajda, “Küçük bir çocukken annemin pensesini sık sık çalardım ve oyuncak yapmak için sınır telinden bir parça dikenli tel keserdim” diyor. ‘İnsanlar mı sanat eserlerine gitmelidir, yoksa sanat mı insanlara’ sorusu, sanat tarihinde birçok sanatçının üstünde durduğu sorulardandır. Kimi sanatı sokaklara taşımaya çalışırken kimi ise sanatın ilgili olan küçük gruplarla paylaşılması gerektiğini savunur. Ancak belirttiğim gibi sanat ve hayat arasındaki boşluk her sanatçı tarafından farklı şekilde değerlendirilir. Mîrê Hêkan ise bu boşluk arasında köprü olmak sanatı, halka ve sokağa çıkartma taraftarı.

Lukman Ahmad

Rojavalı bir ressam olan Lukman Ahmed oldukça renkli eserleri ve uyuyan insan motifleriyle göze çarpıyor. Ressamın kendine has oldukça başarılı bir tarzı var. Kendisi sulu boyadan, pastel boyaya kadar birçok boya çeşidi ile çalışıyor, fakat genellikle aynı teknikleri kullanıyor: Birçok Kürt ressamında olduğu gibi onun eserlerinde de acıyı ve katliamları bulmak mümkün. Aynı zamanda çok renkli Kürdistan doğasının etkileri de eserlerinde yerini buluyor. Resimlerin içinde hayat dolu ve hareketli unsurlar ile karşılaşıyoruz. Renklerin canlılığı ve özellikle sulu boya ile yaptığı eserlerinde salaş ama bir o kadar da zarif bir hava katan dağınık boya damlaları son derece dikkat çekici. Lukman Ahmad, aynı zamanda VOA (Voice of America) radyosunda çalışıyor. Suriye, Türkiye, Güney Kürdistan, İsviçre, Lübnan ve ABD gibi birçok ülkede 45’ten fazla sergi açmış. Kürt ressamın otobiyografisinde stili şu şekilde tabir ediliyor (kendi internet sayfasında):

“Hayal gücü ve ekspresyonizm sayesinde izleyicilere bir insan deneyiminin spektrumunu sunuyor ve başka bir kültürü tanımaya davet ediyor. Fırçadan, müziğe, dansa, kahkahaya, acıya, şefkate ve tutkuya, bir halkın hikayelerini anlatıyor. Unutulmuş ve milletsiz fakat güçlü bir kültüre sahip bir halkın hikayesi […] Hayal gücünü ve deneyimlerini kendine has bir şekilde ifade eder. Renk ve hareketin hikayeyi anlatmasına izin verir, acıdan veya mutluluktan, tefekkür veya tutkudan biri olur. İzleyiciyi yaşadığı dünyaya ve tanık olduğu duygulara taşımak için sembolizm ile hayal gücü, renk ve ritmi birleştirir.”

Yazarın diğer yazıları

    None Found