Kürt  sancısı

Somut tabloya baktığımızda durum çok korkunç. Ben uzun zamandır etnik temizliğin bu kadar konuşulduğunu hatırlamıyorum. İsrail-Filistin meselesinde konuşuldu bu bağlam en son, şu an bunun bir ‘çözüm’ olarak hem ABD hem Türkiye liderleri tarafından açıkça konuşuluyor olması zaten yeterince korkunç.

ZABEL MİRKAN

Dr. Yektan Türkyılmaz, soykırım ve toplu şiddet çalışmalarında Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri. Söyleşimizin ikinci bölümünde Türkyılmaz, soykırım ve etnik temizlik üzerine konuştuk. ‘’Uzun zamandır etnik temizliğin bu kadar konuşulduğunu hatırlamıyorum’’ diyen Türkyılmaz, Türkiye’de soykırım tehdidinin hiçbir zaman ortadan kalkmadığını belirtti ve ekledi: ‘’Çünkü Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri bunu sorundan ziyade işe yarayan ve kriz anında gerçek veyahut da hayali düşmanlara karşı başarıyla kullanılmış ve bir daha kullanılmasında bir sakınca olmayan bir edavat gibi tutuyor çantasında.’’

Savaşın 3. gününde AB-ABD eksenli somut bir adım göremeyen QSD’nin Şam ve Rusya ile hızlı bir diyalog geliştirmesi bu duruma hazırlıklı olunduğunu mu gösteriyor?

Bence tersini gösteriyor. Özellikle QSD’nin Amerika’nın çekileceğine dair bir beklentisi olmadığını anlıyorum. Yani ABD güçleri çekildiğinde ne yapılacağına ilişkin bir A, B planı da yoktu bence. Dolayısıyla aciliyet üzerine yapıldı bu hamleler. Bir öngörü yoktu. Bunun böyle olduğunu üç gün sonra da ABD’nin araya girmesi vasıtasıyla da gördük. Madem siz Şam’la anlaştınız, o doğrultuda ilerlersiniz; ama öyle olmadı. Bu işin birinci kısmı. İkinci kısma gelince: ABD’nin QSD ve YPG’yle yakınlaşmasına bakarsak, bu kadar önemli bir güç haline gelmelerinin koşullarını Türkiye Cumhuriyeti hazırladı. Davutoğlu hazırladı, Tayyip Erdoğan devam ettirdi. Bütün NATO üyesi ülkeler için öncelik IŞİD olarak belirlenirken, Türkiye bu önceliğini Esad’a verdi. Hâl böyle olunca, Ankara IŞİD’i Esad karşıtı mücadelenin ister zımni deyin, ister de facto deyin, ister fiili deyin ortağı olarak gördü. Ayrıca İŞİD’in Türkiye’nin ‘doğal’ düşman gördüğü grupları da hedef aldığını unutmayalım. Bu sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti ne zaman ki IŞİD’e karşı global koalisyon kuruldu, bunun olmaması için elinden ne geliyorsa yaptı. Tel Abyad, Resulayn gibi bölgelerin IŞİD’in lojistik damarı olduğu biliniyordu. ABD temsilcileri ısrarla Ankara’dan buraları kapatması talebinde bulunuyor, yapılmıyor. İŞİD karşıtı mücadeleye aktif katılımı istendiğinde imkansız şartlar koşuyor. Peki Türkiye’nin IŞİD’e karşı savaşıyoruz dediği nedir? Ne zaman anlıyorlar ki QSD-YPG Efrîn’de kantonları bağlayacak noktaya gelir, Türkiye Cumhuriyeti’nin IŞİD’le ‘savaşı’ başlar.

Burada ortaya çıkan çok atipik bir tablo. Bir NATO gücü, yanınızdaki NATO devletiyle değil devletsiz bir silahlı güçle işbirliği yapıyor. ABD bunu isteyerek, can-ı gönülden yapmıyor; mecburiyetten yapıyor. Çünkü alanda IŞİD’e karşı savaşan bir güç yok, stratejik ortağı ise bunu kendi çıkarları doğrultusunda görmüyor. Bu siyaseti YPG çok iyi değerlendirdi. ABD bu durumdan çok memnun olmasa da, YPG alanda o kadar efektifti ki bundan vazgeçemediler. Minbiç’te vazgeçmeye çalıştılar, baktılar olmuyor YPG’yle yollarına devam ettiler. Kısacası, bu ilişkinin koşullarını Türkiye yarattı, YPG de muazzam bir şekilde değerlendirdi.

Şunun altını çizmek istiyorum; ABD için YPG siyasi bir ittifak değildi; askeri bir ittifaktı. Stratejik bir ortaklık da sözkonusu değildi; konu ve hedef odaklı bir ortaklıktı söz konusu olan. Zaman içerisinde başka ihtimaller ortaya çıktı; ama ittifakın özü değişmedi. Kürt tarafının bunu iyi anlaması lazım. Bunlar olurken ABD yönetimi için stratejik ortak hâlâ Türkiye’ydi. ABD’nin YPG-QSD’yle askeri işbirliği hiçbir zaman siyasi işbirliğine dönmemiştir ve tam tersine ABD bu konuda her zaman çok kararlı biçimde otonom yönetimin siyasi açılımlarına engel olmuştur.

Kürtlerin cephesinden baktığımızda da anladığım kadarıyla QSD, ABD’yle ittifak düşünürken siyasi kanattakiler daha başka ittifakları da değerlendiriyor. Siyasi kanat Suriye’nin birliğine inanıyor ve bu işin Esad’la olmasına yekten karşı değil; ama ABD’nin askeri planı ve ülkeye ilişkin siyasi öngörüsü Esad’sız. SDK’den gelen seslere bakarsanız İlham Ehmed, Aldar Xelil, Salih Müslim; Mazlum Abdî ve Polat Can’dan daha başka yerden bakıyorlar meseleye. İlham Ehmed Foreign Policy dergisindeki röportajda söylüyor örneğin: Şam’la görüşmeye çalıştığımız zaman ABD geri çekilmekle tehdit etti. Bu önemli çünkü ABD’nin Kürtlerin siyasi bir proje geliştirmelerine engel olmaya çalıştıkları ortada. Uluslararası birçok toplantı yapıldı Suriye’nin geleceğiyle ilgili, ABD Kürtlerin temsiliyeti konusunda ne istekli ne de ısrarcı oldu. Tam tersine; buna ABD’nin kendi içinde yapılan toplantılar da dahil. Buna Obama ve Trump yönetimi ve şu anki durum da dahil. Nihayetinde evet QSD büyük bir güç oldu; ama diplomatik, siyasal alanda büyük bir güce dönüşemedi.

ABD bir yandan da sınırdaki ağır silahların kaldırılmasını istedi?

Bu zaten akla ziyan bir durum. Amerika’daki durum Türkiye’dekine çok benziyor. Suriye temsilcisi Jeffrey konuşmalardan haberi olmadığını söylüyor. Pentagon’un nasıl bir planı olduğuyla State Department’ın ne yaptığı, Trump’ın nihai kararları arasında uçurum var. Biri sürekli QSD’nin kıymetinin altını çiziyor, biri Türkiye’yi koruyan bir yerden konuşuyor. Bir diğeri ise Türkiye’yi tamamen hedef tahtasına koymuş tonda…

Bu süreçte demokrat dünya kamuoyunda Kürtlere yönelik bir soykırım tehdidi olduğu pek çok insan ve hatta devlet yetkilileri tarafından deklare edildi. Siz bu tehlikeyi ne boyutta görüyorsunuz?

İlk evvela “soykırım” kelimesini özenli kullanmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bunun etik sorunları kadar umduğunuz tersi siyasal sonuçlara yol açma ihtimali var. Biraz kanıksayıcı bir hâl de yaratıyor bu tür kavramların sık kullanımı ve baktığınızda “etnik temizlik” kavramı yeteri kadar korkunç bir şey zaten. Sanmayalım ki pogrom daha az kötü, soykırım daha kötü ve iki ayrı şeyler. Bunlar zaten relatif kavramlar. Birbirinden kopamazlar. Soykırım pogramlar içerir ve zaten etnik temizliktir. Meselenin etik kısmına gelince, bugüne kadarki soykırım örneklerini, Kürtlerin uğradığı Dersim de dahil, ucuzlatıcı tavırlara girmemek gerekiyor. Siyasal boyutta ise, siz soykırım dediğinizde insanlar mobilize olmuyorlar; çoğu zaman paralize oluyorlar. Madun grup adına siyaset yapanlar bu mefhumu kullandıklarında ne yapacaklarını da söylemek durumundalar. Bir de tabii ki soykırım dediğinizde siyasi tercihlerinizdeki doğrular ve yanlışlar da görünmez kılınıyor. Başka ihtimaller neydi diye kimse soramaz siz böyle dediğinizde.

Somut tabloya baktığımızda ise durum çok korkunç. Ben uzun zamandır etnik temizliğin bu kadar konuşulduğunu hatırlamıyorum. İsrail-Filistin meselesinde konuşuldu bu bağlam en son, şu an bunun bir ‘çözüm’ olarak hem ABD hem Türkiye liderleri tarafından açıkça konuşuluyor olması zaten yeterince korkunç. Soykırım ihmaline gelirsek de, 2016’da Cizre sonrası ilgili bir yazı yazmıştım Evrensel’de. Kabaca şunu söylüyordum orada, Türkiye’de bu tehdit hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri bunu sorundan ziyade işe yarayan ve kriz anında gerçek veyahut da hayali düşmanlara karşı başarıyla kullanılmış ve bir daha kullanılmasında bir sakınca olmayan bir edavat gibi tutuyor çantasında. Özellikle Suriye krizinin ve Kürt meselesinin geldiği noktaya baktığımızda kırmızı alarm çalıyor. Bölgesel duruma soykırım demeyeyim ama zaten benzeri felaketleri üretebileceğini sürekli gösterdiler bize. Êzîdîlere ne oldu örneğin? Ve felaketler unutmayalım ki bulaşıcıdır, sınırları çok kolay aşar. Şengal dediğimiz yerin bir tarafı Suriye sınırı, bir tarafı Türkiye. Özellikle bu savaş esnasında sivillerin maruz kaldığı işkenceler ve etnik temizlik konusundaki programatik ve aşkâre çaba çok tehlikeli. Kürtler şurada yaşayabilir, Araplar şurada yaşayabilir söylemleri akla ziyan, kan dondurucu söylemler.

Türkiye’nin işgali Şam’ın elini Kürtlere karşı güçlendirdi gibi görülüyor. Bunun olası sonuçları nedir, Kürtlerin Suriye’de 2011’den önceki duruma gelmeleri söz konusu mu?

Evet; ama bir yandan da şu ortaya çıktı. Bu gibi anlarda maksimalist düşünen aktörler hem kendilerinin hem de başkalarının başına felaket getirmeye en meyilli aktörlerdir. Kazanç-kayıp hesabı için özellikle Kürtler için çok erken. Şu an ABD ve Avrupa genelinde yaşanan büyük bir sancı var ve bu aslında “Kürt sancısı”. Kürtlerin siyasi aktör olarak bugüne kadar dışlanması nedeniyle artık bu ülkelerin başkentlerinde büyük sancı yaşanıyor. Ayrıca, el güçlenmesinden ziyade önemli olan bu aktörün ayakta kalabilmesi. Şu an Kürtlerin ve Türkiye’nin temel sorunu ayakta kalma mücadelesi. Bu fırtına dindiği zaman kim ayakta kalacak? Güçlerinin bütünlüğünü koruyarak bu kasırgadan çıkma çabası kıymetli. Ayakta kaldığınız zaman rüzgâr daha çok değiştirecek yönünü.

Şam kısmında da Kürtlerin yapabileceği çok fazla bir şey yoktu, ABD bunu direkt bloke etti çünkü. Bugün anlaşma yaparsanız üç yıl öncesine göre tabii eliniz daha zayıf; ama 2011 öncesine dönmeyi kimse artık rüyasında bile göremez. Kürt Hareketi için böyle bir geriye gidiş mümkün değil artık…

Mutlu Civiroğlu Kürt yetkililerle yaptığı görüşmelerde Şam rejiminin hâlâ tekçi bir yapıyı savunduğunu, en azından o mantıkla işleri yürütmeye çalıştığını söylüyordu. Şam ve Rusya, ABD’yle kıyaslandığında nasıl müttefikler oldu Kürtler için? Ya da daha doğrusu, oldular mı?

Kürt dememeye çalışıyorum çünkü QSD’nin yüzde 40’tan fazlası Kürt olmayan unsurlar. Şam masaya öyle oturacaktır muhtemelen. Şam bunda ısrar ederse çözümsüzlükte ısrar edeceği manasına geliyor bu durum ki Rusya bile bu yönde konuşmuyor. Almanya’nın bir çıkışı vardı örneğin, güvenli bölgenin çok uluslu olmasına dair. Ve baktığınızda Avrupa Suriye konusunda pişmanlık yaşıyor gibi görünüyor ve daha çok dahil olmak istiyor. Onlar başından itibaren Esad’lı çözüme kategorik olarak karşı çıktılar ama gelinen noktada bir gerçeklik var. Esad’ın da bu çözümsüzlükten yana kalması teritoryal bütünlük iddiasını oldukça zora düşürecek bir konum. Şu an Kürtlere hiçbir statü vermeden çözüm, sadece Ankara’daki intiharcı maceracıların düşlerinden ibaret.

Son gelişmeler ışığında konuşacak olursak, Bağdadi’den sonra IŞİD sözcüsü de Cerablus’ta öldürüldü. Bu durum bize ne ifade ediyor? Bağdadi’nin Reyhanlı’da çekilmiş fotoğrafları da olduğu iddia ediliyor bir yandan…

Türkiye’de bu konuda “milli sessizlik” ilân edilmiş gibi gerçekten. Doğru düzgün kimse bir açıklama yapmadı ve aksine lafı geveledi. Cumhurbaşkanı tarafından İngilizce bir tweet atıldı, sanki olayın Türkiye için bir önemi yokmuş gibi. Onun dışında garip ifadeler geldi iktidara yakın kesimlerden. Başka dillere çevrildiğinde de insanın kanını dondurdan açıklamalar bunlar. “O ne kadar teröristse bu da o kadar terörist” gibi. Sükût ikrardan gelir sözünü unutmayalım. Burada bir sıkıntı var demek ki.

Şimdi bu sıkıntının ne olduğuna bakalım. Bir ülke düşünün, ‘ben teröre karşı mücadele için canımı vermeye hazırım’, ‘benim için hayat terörle mücadeleden ibaret’, ‘benim dünyaya gelmekteki en büyük hedefim terörle mücadele etmek’ diyor. Çok güzel. ‘Hatta o kadar rahatsızım ki terörden, 30 kilometreden yakın olduğu zaman uyuyamıyorum bile’ diyor. Gayet güzel. Bunun için de meşru bir güç kullanmak zorunda olduğunu söylüyor. Çok güzel. Peki ondan sonra ne oluyor? Kendi sınırına 5060 metrede, kendi gözlem noktasının dibinde, Türkiye denetimi altındaki topraklarda bir operasyon yapılıyor. Bu operasyonu NATO müttefiki bir ülke herkesi dahil ederek yapıyor; ama gelin görün ki Türkiye’ye kırmızı kart gösteriyor. Trump esas itibariyle sadece şunu söylüyor Türkiye’yle ilgili: “Bize sorun çıkartmadılar.” Operasyonu Pentagon yapıyor ve biz buraya TSK’dan habersiz QSD’yle ortak operasyon yaptık diyor. İşbirliğini geçin beraber operasyondan bahsediliyor, İŞİD sözcüsüne karşı Cerablus’taki operasyonda helikopterde QSD’lilerin olduğu bile iddia edildi. Bu operasyonda IŞİD kadar Türkiye de Pentagon’un hedefi, bunu görmemek mümkün değil. Türkiye’nin dahil edilmemesi ise Türkiye’nin güya terörizme karşı mücadeleyle hikâyeleştirmeye çalıştığı şeyin ne kadar berhava olduğunu gösteriyor. Bu anlatı, iflas etmiş bir anlatı ve dünya çapında bir karşılığı yok. Türkiye’nin IŞİD’le mücadele ettiğine diplomatik düzeyde inanacak kimse yok artık, aksine Türkiye’nin ne yaptığına dair eklenen daha fazla soru işareti mevcut.

9 Ekim’de gönderilen ama bizim bir hafta sonra haberimizin olduğu ve Türkiye devleti cumhurbaşkanına yönelik sert ifadelerin olduğu mektupta dahi Mazlum Abdî’nin adı geçiyordu. Abdî’nin hakkında kırmızı bülten çıkarılması isteniyor; ama bir yandan Twitter gibi güçlü bir sosyal medya kanalı onu tanıdığını gösteren “mavi tik” veriyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’nin terörle mücadele meselesinin ciddiye alınmadığının bir diğer göstergesi bu da. Dedik ya Türkiye küme düştü, düşünün artık Türkiye’nin Interpol raporlarını kimse ciddiye almıyor. ABD’nin davet ettiği bir ismi siz Interpol’e bildiriyorsunuz. Bu artık acziyetin ifadesi olabilir sadece. Sembolik durumu da gösteriyor tabii bu “mavi tik” olayı. Türkiye bu operasyonla eğer Kürt Hareketini marjinalize etmeyi umuyorduysa olan tam tersi oldu ve aslında olan Türkiye’ye oldu. ABD’de artık YPG, PYD zaten meşru ve hatta müttefik olarak görülüyor ve PKK ile bağın bir sorun olarak gündeme gelmiyor kongredeki tanıklıklarda. Jeffrey’nin söylediklerine bakın. Ki Jeffrey bakıldığında QSD’ye en uzak isimlerden biri aslında.

Terörle mücadele söyleminin artık dünyada bir karşılığı yok. Türkiye’nin trajedisi de bu oldu. Hiçbir meşruiyet devşiremediklerini; tam tersine, saldırdıkları tarafı güçlendiren bir pozisyona kendi elleriyle sürüklendiklerini gösteriyor. Bu süreçte içeride yürüttüğü politikalardan en ironik olanı ise antiemperyalist olduklarını iddia ederek yaptıkları. Türkiye kadar bölgedeki emperyalist güçlere sınırsız itaat gösteren başka bir ülke daha yoktur. Kıbrıs’ta Türkiye’nin talebi kolonyalist İngilizlere karşı isyan eden Kıbrıs Rumlarının statü sahibi olmamasıydı; ama Türkiye Kıbrıs’ta İngilizlerin varlığına hiçbir zaman itiraz etmemiştir. Aynı şekilde İskenderun’da mandaya hiçbir zaman itiraz etmemiştir. Ne zaman ki manda yönetimi, sosyalistler iş başına gelince geri çekileceklerini söylemiştir Türkiye de o zaman çıkmıştır. Burada da benzer bir durum söz konusu. Türkiye’nin emperyal güçlere karşı durduğu en büyük yalan. Bir şeyler elde ettik, “zafer” elde ettik diyorlarsa, öyle diyorlar ya biz de zafer kabul edelim, bunun yüzde 90’ı Trump idaresine ve Rusya’ya bağlı…

Yazarın diğer yazıları

    None Found