Kürtçe edebiyatı çeviri sahnesinde

Kürtçe kitapların Türkçe veya Fransızca çevirileri Kürtçeyi ve Kürt ulusunu kuşkusuz ”özgürleştirmez”, ama dominant dilin üstünlüğü ve rahatlığını kabul etmiş olan ve bu anlamda ezilmişliği kabullenmiş olan Kürtler için Kürtçe edebiyatını Türkçe okumak normaldir. Ve yazarlar da bu gerçeği bir anlamda kabul etmişlerdir.

Sibel ER-Îbrahîm Seydo AYDOGAN

Çeviride aslolan bir yazarı veya eseri başka bir dilin okuyucularına sunmaktır. Dillerin ilişkilerinden ziyade, birbirleri üzerinde olan iktidarları elbette dominant dilin yazarlarının ve edebiyatının da domine dilin okuyucuları ve pazarı açısından ilgi alanı haline gelmesi kuşku götürmez bir gerçekliktir. Diller elbette ki dilbilimi açısından eşit seviyededir. Hiçbir dil bir diğerinden daha zengin veya güçlü değildir; ancak, sosyal veya ekonomik, daha da önemlisi siyasal alanda diller arasında, Fransız sosyolog Bourdieu’nün de dikkat çektiği gibi, ciddi bir hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi kolonyalizm döneminden kalma sebeplerle beraber, global ekonomi ve siyasetin de etkisiyle farklı ölçütler üzerinden şekil alır. Bu durumda, çeviri alanında yapılan çalışmalarda da dominant ve domine dillerden bahsetmek ve çeviriyi, dillerin bu etkileşimi üzerinden okumak da yanlış olmayacaktır.

Özellikle sömürge halkların dillerinin çeviride az ilgi görmesi ve az gelişmiş ülkelerin dillerinde yazan yazarların da İngilizce ve Fransızcada az bilinmesi ancak bu sebeple açıklanabilir. Örneğin, çok iyi bir romancı olan Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nün yanında aynı zamanda Fransa’da defalarca en büyük roman ödüllerini almış olmasına rağmen, Fransa’da sıradan bir Fransız romancı kadar okunmamakta ve eserleri bilinmemektedir.

Çeviri yazıdan daha önceydi

Diller arasında çeviri, insanlığın ilk çağlarından beri var olan ötekilerle iletişim ve alışveriş ihtiyacına dayanmaktadır. Eski Yunanlar kendilerinden olmayan bütün dillere ”barbar” derlerdi ve Yunanca dışındaki bütün dilleri küçümserlerdi. Oysa, Mısırlılar ve Sümerler için aynı durum söz konusu değildi. Arkeoloji araştırmaları, özellikle 19. yüzyılda önemli kalıntılara ulaşılmış ve çeviri eyleminin çok daha eskilere dayanabileceğini ispatlamıştır. Yazının mucidi kabul edilen Sümerlerden kalma üç dilli tabletler, çevirinin yazıdan çok daha önce varolduğunu anlamamıza yetmektedir. Aynı zamanda günümüzde British Museum’da muhafaza edilen eski bir tablette, Yunanca ve eski Mısırcanın birlikte kullanıldığı iki dilli bir metne rastlanmaktadır. Eski Mısır’da tercümanların yönetime sürekli eşlik ettiği bilinmektedir. Diğer yandan, gerek İncil ve gerekse Kuran, Hz. Yusuf’un hikayesinde eski Mısır döneminde sarayda tercümanların olduğuna ve asil bir konumda bulunan bu tercümanların Firavunların farklı diller kullanan halktan kişilerle ilişkilerinde önemli bir rol aldıklarına şahitlik etmektedir. O dönemde, tercümanlar aynı zamanda siyasi elçi olarak Firavun adına göreve gider ve diplomat rolüne bürünürlerdi.

İlk Romalılar döneminde

Edebiyat çevirisi ise ilk olarak Romalılar döneminde bilinir; Romalılar Yunanca şiirleri ve felsefi eserleri Latinceye çevirerek bu alanın ilk önemli örneklerini vermişlerdir. Çeviriyle beraber, artık Yunan edebiyatı Romalıların da ”mülkü” haline getiriliyordu. Romalılar aslında sadece çevirmezlerdi, çünkü çevirirken ne yazarın özgün stiline ne de metnin özelliklerine sadakati dikkate alır, bir anlamda, metni yeniden yazar veya adapte ederlerdi. Dini metinlerin ve kitapların çevrilerek yorumlanması veya hedef dile çevrilerek yayılması ise çevirinin ve çevirmenin siyasal ekonomik ve inançsal yayılmacılıktaki etkisi ve önemini ayrıca göstermektedir.

Rönesans döneminde de, çeviri işlemleri aynı şekilde devam ederken, Romalılarda olduğu gibi, çeviri kendi dillini zenginleştirme için yapılıyor, asıl (orijinal) metin hedef dilin kuralları ve kaidelerine uygulanıyordu.

Çeviriler edebiyatı da geliştirdi

Bu durumu en iyi gösteren örnek, Malherbe’in Des lettres à Lucilius çevirisidir. Çevirisinde, Malherbe hiçbir şekilde asıl metni dikkate almamış, yazarın (Senèque) stiline önem vermemiş ve hatta eski klasik Yunanca metinlerdeki belirgin ortak özellik olan tekrarları silerek metne müdahalede bile bulunmuştur. Yani Malherbe, Fransızcaya çevirirken aslında ana metni ”akıcı” kılmıştır. Fransız çeviri teorisyeni ve eleştirmen Antoine Berman, o dönemde yapılan çevirilerin önemini vurgularken, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa genelinde çevirinin yazmak ve üretmek ile eşdeğer olduğuna işaret eder. Çeviriler sayesinde, milli diller ve edebiyatlar da geliştiriliyordu. O dönemde, Nietzsche’nin deyimiyle ”çevirmek feth etmek anlamına geliyordu”.

Yeraltında gelişen Kürt edebiyatı

Tüm uluslaşmış halkların edebiyatları çeviri ile zenginleştirmiştir. Türkçenin gelişimi için de özel çeviri komisyonlarının kurulduğu ve yazılı Türk edebiyatının da bu şekilde geliştiği zaten bilinmektedir. Günümüzde bu fenomen Kürtçe için de geçerlidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, özellikle Cumhuriyet kurulduktan sonra, siyasal hegemonyanın dil meselesinin ”milli beka” sorunu olarak değerlendirmesiyle, ülkede konuşulmasına rağmen ”ortak dil” için tehdit olabilecek diğer bütün diller yasaklanacaktı. Kürtçenin yasaklanmasından dolayı, illegal ve yeraltında gelişen bir Kürt edebiyatı oluşacaktı.

Edebiyat devletin yokluğunda çıkar

Elbette o yasaklar içerisinde Kürtçe yazmayı normal bir yazarlık hareketi olarak analiz edemeyiz. Kürt yazarlarına, ”neden Kürtçe yazıyorsunuz” sorusunu sorarsanız, ilk etapta bu tercihin siyasal bir değerlendirmesiyle karşılaşırsınız. Kürt yazarların hepsi an az iki dil bilirler, Kürtçe ile birlikte Türkçe, Arapça veya Farsça bilirler; Avrupa’da yaşayanlar ise en az üçüncü bir dil bilirler. Bu yazarlar Kürtçe değil de başka bir dilde yazmış olsalardı elbette okuyucu kitleleri daha büyük olabilirdi. Fransız edebiyat sosyologu Pascal Casanova, République Mondiale des Lettres isimli eserinde (Dünya Edebiyat Cumhuriyeti) der ki, edebiyat mekan olarak bir devletin yokluğunda ortaya çıkar; bu tür durumlarda, örnek olarak 19. yüzyılda İrlanda’da veya Katalonya’da politik ve edebi hareketler eşzamanlı olarak görülmüşlerdir.

Kürtçe yazmak bir siyasal eylemdir

Ezilen ulusların hak arayışında domine dil de bu anlamda aynen dominant dil gibi bir ”beka meselesi” olarak değerlendirilebilir. Çünkü, İsviçreli antropolog Mondher Kilani’nin de belirttiği gibi diller arasındaki bu dominasyon ilişkisi aynı zamanda halklar arasındaki dominasyonun da motorudur ve onun devamlılığıdır. Ezilen halkların dilleri, işte bu yüzden yasaklanıp iktidar, ekonomik ve sosyal alandan uzaklaştırılmaya çalışılır. Çünkü dille beraber, asıl hedeflenen, o dili konuşan halkın üzerindeki iktidarın sürekliliğidir.

Bu nedenle, Kürt yazarları için Kürtçe, devletsiz yazarlığın kurumlarının yerini tutmaktadır ve bu kurum etrafında son 30 yıldır yeni bir cemaat gelişiyor. Bundandır ki Kürtçe yazmak siyasal bir eylem mekanı oluşturmak olarak ele alınabilir. Kürtçe yazmak aslında ona göre bir milli savunma ”görevidir” de aynı zamanda. İlk Kürt yazarlarının siyasal hareketten gelmeleri de bu sebeple tesadüf değildir.

Kürtçe eserler neden egemen dillere çevrilir?

Kürt yazarların Kürtçe yazmalarının nedenlerini biliyoruz, peki bu yazarların kitapları neden dünyadaki diğer egemen dillere çevirilir? Okuyucuları kimlerdir, çeviriyi de bir ulusal görev olarak ele alabilir miyiz veya başka bir dilin edebiyatı mı oluyor o çevrilen kitaplar tıpkı Romalılarda olduğu gibi?

Elbette, günümüzde çeviriyi sadece bir dilin edebiyatını zenginleştirici yönüyle ele almak kısıtlayıcı olur. Bu durum, sadece baskı altındaki diller için geçerlidir. Çeviri milli edebiyatın dünya sahnesinde var olma/görünme şansıdır da. Özellikle de az gelişmiş ülkelerin kendi mekanında egemenleşmiş dilleri için, daha egemen bir dile çevrilmek her yazarın erişemeyeceği bir durumdur.

Genel tabiriyle, çeviri halklar arasında bağ kurmak, bir köprü oluşturmak için yapılır. Çeviri ile beraber aradaki dil engeli ortadan kalkar ve ötekinin mesajı anlaşılır hale gelir. Ancak, eğer bu diller arası geçiş egemenlik ilişkisi dışında olursa, değerlendirmeler zayıf kalır.

Kürt yazarlarına göre ise çevirinin elbette ”ulusal” hareketin tanınmasına yardımcı olmak için yapıldığı söylenir. Çünkü ezilen veya domine dilin dominant dillere çevirilmesi, sadece daha geniş bir okuyucu kitlesiyle iletişime geçmek ve dominant dilin pazarından yararlanmak için yapılır. Bireysel edebi üretiminin kendi dilini temsiliyle beraber, doğal olarak, dış dünyada o dili konuşan halkın da bilinmesine ve tanınmasına yardımcı olunur.

Sömürge kültürün dayattığı dil hiyerarşisi

Yukarıda da belirtiğimiz gibi, çevirinin bir ”normal” süreci vardır. Fakat domine dillerin edebiyatları için, yani egemen olmayanlar için, çeviri eylemi bu normalliğin ötesine çıkarak, yazara da böylece kutsal bir misyon yükler ve bu durum yazarın kendisinin de kutsanmasını sağlar. Casanova bu anlamda haklı olarak ”Büyük bir dilde çevrilmek bu edebiyatın (egemen olmayan) dünya edebiyatlarına girmesini sağlar” der. Ezilen bir dilin yazarının egemen bir dile çevirilmesi, aynı zamanda o yazara bir meşruiyet de tanır ve Casanova’nın deyimiyle, bu çeviri onun için aynı zamanda bir edebiyat sertifikasıdır. İşte bu meşruluk veya sertifika için dominant dilden geçme gereksinimi bile sömürge kültürünün dayattığı dil hiyerarşisi ile açıklanabilir.

Mehmed Uzun Türkçe çeviriyle popüler oldu

Modern Kürtçe edebiyat yazarı Mehmed Uzun, Kürt yazarları arasında en popüleri, en çok tanınanıdır. Uzun, 1985’te yazarlığa başlar, ilk romanları, orijinali yayınlandıktan bir kaç yıl sonra öncelikle Kürtçe üzerinde ”doğrudan dominant” olan Türkçeye çevrilir. Elbette Türkçeye çevirilen kitapları çok ilgi görür. Ancak, böylesi bir çeviri işleminin dikkate alınması gereken bir özelliği daha var ki kesinlikle gözardı edilmemelidir. Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ezici bir çoğunluğu kendi dillerinde okumayı bilmezler. Okuyucu Kürtler genelde Türkçe üzerinden okuma yaparlar. O halde, Mehmed Uzun aslında sadece Kürtler tarafından okunan Türkçe çevirileri aracılığıyla popülariteye kavuştu, demek çok da yanlış bir değerlendirme olmaz. Bu durumda, Kuzeyli bir Kürt yazarın ”edebiyatçı sertifikasını” sağlayan ilk dominant dil Türkçedir ve bu egemen dil, onun kendi asıl okuyucularına da açılan köprüsüdür.

Yukarıda da belirtiğimiz gibi, çevirinin bir doğal süreci vardır. Yani, normalde, bir dilin edebiyatı başka bir dile çevrildi mi, aslında farklı bir okuyucu kitlesine ulaşması lazım gelir. Var sayalım ki İngiliz edebiyatından bir roman Fransızcaya çevrildi, Fransızlar İngiliz edebiyatını böylece kendi dillerinde okurlar. Orijinal kitabın okuyucuları zaten İngilizce okuyanlardır, oysa ki çevrilen kitabın okuyucuları Fransızlardır. Çevirinin normal süreci dediğimiz de budur: Yani bir dilin edebiyatını başka bir dili konuşanlara tanıtmak ve sunmak. Fakat bu değerlendirme Türkçeye çevirilen Kürtçe edebiyatı için geçerli değildir.

Fransızca çevrilen eserleri kim biliyor?

Kürtçenin çevirildiği dilleri ”doğrudan dominant” ve ”dominant” olarak ayrı tanımlamalarla belirtmemiz de bundandır. Fransızca, İngilizce veya Almancaya çevirilen Kürt edebi eserleri yine sadece bu ülkelerde yaşayan Kürtler veya dostları dışında pek kimse tarafından ilgi görmemektedir. Mehmed Uzun’un Siya Evînê isimli romanı Fransızcaya çevirilmiş olmasına rağmen aslında kimse bu romanı bilmemektedir. Aynı durum, aynı romanın Almancası için de geçerlidir. Fransızcada Cegerxwîn’in şiirleri, Mehdi Zana’nın hapishane anlatısı, Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca’sı, Ibrahîm Ehmed’în Jana Gel’i ve Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’î de çevrilmiştir. Ancak bu önemli eserlerin Fransızlar tarafından bilindiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü oryantalist bakışa sahip olan Fransız okuyucu, daha çok İngiliz ve Amerikan edebiyatı okumaktadır ve o dilin kültürüne ilgi duymaktadır.

Çeviri Kürtçeyi özgürleştirmez

Kürtçe kitapların Türkçe veya Fransızca çevirileri Kürtçeyi ve Kürt ulusunu kuşkusuz ”özgürleştirmez”, ama dominant dilin üstünlüğü ve rahatlığını kabul etmiş olan ve bu anlamda ezilmişliği kabullenmiş olan Kürtler için Kürtçe edebiyatını Türkçe okumak normaldir. Ve yazarlar da bu gerçeği bir anlamda kabul etmişlerdir. Sıradan Türk okuyucunun Mehmed Uzun, Hesenê Metê veya Firat Cewerî’yi Türkçe okumayacağını, onların kitaplarının tirajlarından da anlamak mümkündür. Aynı durum, Ehmedê Xanî’nin Fransızca ve İngilizce çevirisi için de geçerlidir. Xanî’yi çevirirken, siyasal anlamda bir eylemde bulunan Xanî’nin kendisi değil, çevirmenlerin kendisidir. Fransız okuyucunun Xanî’yî veya Erebê Şemo’yu veya Mehmed Uzun’u okuyacağını düşünmek, sadece naiflik olur.

Doğrudan egemen dilimiz olan Türkçeye çevirilen Kürt yazarlarının durumu, başka ezilen dillerde de mevcut olup sadece bize has bir durum değildir. Fransız ve Bask sosyolog ve antropolog Ur Apalategi, Baskçanın diğer dillere en çok çevrilen ve okunan yazarı olan Bernardo Atxaga üzerine bizim durumumuzu da anlamamızı sağlayacak ilginç bir değerlendirmede bulunur. Bernardo Atxaga, Obabakoak isimli romanı ile 1989’da Bask Araştırmaları Cemiyetince en iyi edebiyat eserine verile Euskadi ödülünü alır. Aynı yıl, İspanya Kültür Bakanlığı’nın İspanya’da konuşulan herhangi bir dilde yazılmış olan edebi eserlere verdiği en iyi anlatı ödülünü alır. İspanyolcaya çevirisi sayesinde büyük bir üne kavuşmuş olan Atxaga, İspanya’nın Nobeli sayılan bu ödüle, yine İspanyolca çevirisiyle ulaşabilmiştir. Aynı zamanda 2006’dan beri Bask Dili Akademisi üyesi de olan yazar, aynen Mehmed Uzun’un yaptığı gibi, kendisini hem İspanyol hem de Bask edebiyatına ait bir yazar olarak görmektedir.

Bilinç kırılması yaşıyorlar

Ur Apatalegi’ye göre edebiyat bir dilin dayanıklılığına bağlıdır ve o dilin hayatta kalması da ulusun hayatta kalmasına bağlıdır, buda ancak anadilde eğitim ile sağlanabilir ki bu sayede bir okuyucu kitlesi olur. Apatalegui işte bu nedenle ezilen ulusların yazarlarının dominant dillerdeki üretimlerini eleştirir ve onları ana davaya duyarsız olmakla suçlar, çünkü onlar kendi hünerlerini dışarıya sergilemeye yönelirken kendilerinin ortaya çıkmasını sağlayan köklerinden uzaklaşmakta ve ciddi bir bilinç kırılması ve çelişki yaşamaktadırlar.

Kürt yazarın doğal bir süreçten geçerek, öncelikle kendini Kürt edebiyatına ve Kürtçe diline dayaması için, öncelikle bir okuyucu kitlesine sahip olması gerekir. Bin ya da iki bin basılan romanlarla yürüyen bir edebi pazardan bahsediyoruz. Ancak, Albert Memni’nin söylediği gibi, ezilen dilin yazarlarının ezilen dilde okuyucu kitlesi bulması imkansızdır. Çünkü o dil, zaten ciddi bir kırımdan geçirilerek, idari, sosyal ve ekonomik alandan uzaklaştırılarak marjinal ve ”seçmeli” bir hale getirilmiştir. Aynen, Türkiye’de açılan özel Kürtçe öğrenim kurslarının ilk etapta uyanan meraktan sonra kapanmak zorunda kalması gibi. İstihdamı olmayan bir dille okuma uğraşısı sadece siyasi eğilimle anlatılabilir.

Kürt edebiyatının en büyük eksiği

Daha güncel etkili örneğimiz ise Türkiye’de ortaokullara konulan seçmeli Kürtçe dersidir. Kanunen ”anadil sayılmayan” ve ”herhangi bir yabancı dil” gibi öğrenilen bu seçmeli dil aslında kimseye hitap etmemektedir. Uygulamaya konulduğu ikinci yılında bile, bütün Türkiye’de seçmeli dili tercih eden öğrenci sayısı 61 bin dolayındaydı. ”Seçmeli dersler, seçmeli halklar içindir” diyen Breton yazar Gael Briand, bu durumun egemenler tarafından hedeflenen ve programlı bir şekilde uygulanan bir zafer olduğuna işaret eder.

Bu durumda, Xanî’nin söylediği gibi, ”kamillik” yani olgunlaşma, Kürt edebiyatının şu anda en büyük eksiği olarak görünüyor. Her ne kadar doğal bir görünüme sahip olmaya çalışsa da Kürtçeden egemen dillere çeviri, şimdilik edebi kriterlerle ölçülecek bir eylem değildir, tamamen kişisel ilişkiler üzerinden yürüyen, tartışmalı çevirilerle dış dünyaya açılmaya çalışmaktadır. Mehmed Uzun’un Siya Evînê’sinin Fransızca tercümesindeki cümlelerin aslından daha uzun olması da bundandır. Çünkü Avrupalı okuyucu da belirli bir olgunluğa erişmiş ve bize Kürtlüğümüzden dolayı hoş gelen o hikaye aslında onlara naif gelmektedir.

Kaynaklar:

APALATEGUI Ur (2000), ”De la contradiction des littératures minoritaires”: Bernardo Atxaga, l’invention de l’écrivain basque, Socio-anthropologie [En ligne], 8 | 2000, mis en ligne le 15 janvier 2003, consulté le 27 juin 2019. URL : http://journals.openedition.org/socio-anthropologie/123 ; DOI : 10.4000/socio-anthropologie.123

AYDOGAN Îbrahîm Seydo (2014), Guman 2 : Wêjeya Kurdî û Romana Kurdî, Stenbol : Rûpel, 471 p..

BERMAN Antoine (1988), ”De la translation à la traduction”, in Traduction, terminologie, rédaction, Vol.1, N°1, 1er semestre 1988, p. 23–40

BOURDIEU Pierre (2001) Langage et pouvoir symbolique, Paris: Points Essais.

BRIAND Gael (2017), ”Les langues sont aussi un instrument de domination” on Le blog de Gael, blogs.mediapart.fr/gael-briand/blog/091017/ les-langues-sont-aussi-un-instrument-de-domination

CALVET Louis-Jean (2005), La guerre des langues et les politiques linguistiques, Paris : Hachette, 294 p.

CASANOVA Pascal (1999), La République mondiale des Lettres, Paris : Éditions du Seuil

FANON Frantz (1961), Les damnés de la terre, édition de 2002 avec la préface de Jean Paul Sartre, Paris: La découverte poche, 311 p.

HAGEGE Claude (2000), Halte à la mort de langues, Paris : Odil Jacob, 402 p..

Hugo Friedrich (2017), L’art de la traduction, Editions Unes

INAL Kemal (2018), ”AKP döneminde Kürt dili politikalari” in Egitim Bilim Toplum, n° 16, pp. 97-151.

KILANI Mondher (1977), Langue et domination: de la relation coloniale à la relation de dépendance, Revue Europenne des Sciences Sociales, n° 40, pp. 133-147.

KILANI Mondher (1994), L’invention de l’autre, Paris: Payotte.

MEMMI Albert (2004), Portrait du colonisé précédé du Portrait du Colonisateur, teva pêşgotina Jean-Paul Sartre, Paris: Gallimard folio actuel, 164 p.

Michel Ballard (2013), Histoire de la traduction, Bruxelles: De Boeck.

THIONG’O Ngugi wa (2011), Décoloniser l’esprit, traduit de l’anglais par Sylvain Prudhomme, Paris: La fabrique, 167 p.

UZUN Mehmed (1993), Hêz û Bedewiya Pênûsê (La beauté et la force de la plume), Stockholm, Nûdem.

Yazarın diğer yazıları

    None Found