Kürtçe’ye geçit annelerde

TBMM‘den Kürtçenin anadilde öğretilmesine izin çıkmadı.

21 Şubat’ta Hakkari’de “Dünya Anadil Günü” etkinliği gerçekleşti. Basına yasıyan fotoğrafların birinde sadece kadınların yürüdüğünü görüyorum.
Elimdeki mercekle arka sıralarda birkaç erkek yürüyüşçü bulduysam da, bunu haberin gövdesiyle alakası yoktu. Kadınların tümü zafer işaretiyle yürüyorlar. Biri itinalı bir bakışla yolda, bir diğeri hedefe ulaşacağından emin bir yürüyüşte, arkalarındaki daha genç bir Kürt kadını ise umutla gülüyor.
Bakıyorum ve “Rio’daki karnavalden daha çarpıcı renkler” geçiyor içimden.
İşte orası: Hakkari. Bir zamanlar Mustafa Barzani’nin, şimdilerde Kürt gerillasının “başkenti” gibi.
Hakkari’de yaşam biraz daha “tabii”.
Yani zor. Kışa dayanmak zor, Ayyıldız yüklü herşeyin dayanılmaz boyundurluğuna katlanmak zor.
İşte bu kentde Ankara’nın geçit vermediği Kürtçe’ye anneler “evet” demek için yürüdüler. Kuzey Kürdistan’da, Kadınlar, dillerini evlerinde konuşmak için hapsedildiler.
Sosyal yaşamın hakim olduğu sokaklarda, pazarda, Kürt anneler, çocuklarının özellikle de erkek çocukların utanmaları gereken, “gerici feodal” tablolara kurban edildiler.
Gündüzleri Türklüğe endeksli, “ilerici insan”lar tarafından sürekli taciz edilmekten bitkin evlerine dönen bu erkek çocuklar, nihayet annelerinin kucağına sığınmanın mutluluğunu yaşadılar. Ve enneler “kure min bin pir bêriya te kiriye” dediğinde, o çocuklar iki dünyanın uçurumunda olduklarını anlayarak, annelerinin yanına yıkılıp kaldılar.
Ve birden irkilip, annelerini itip, az uzağına oturdular.
Aynı odada, iki ayrı dünyanın adamları gibi.
Biri Ankara’daki mıknatısın çekim alanında, diğeriyse, toprak ve insan arasındaki ilişkinin hünerini bilen dünyanın vefasının yükünü taşıyor. Biri tekniğe ulaşmak için çabalıyor; diğeriyse yaşam felsefesi örüyor.
Biri Anıtkabir’in basamaklarına yakın durmak için bir yol ayrımına sürükleniyor; diğeriyse “Mem û Zîn”in dünyasına ait acılardan kurtulmak için, erkek çocuğuna sevgi dolusu bir anne kucağı açıyor.
Bu tablo böyle sürüp geldi. Belki de 90’lı yıllara kadar. Günümüzde etkin bir tablo değil ama, Kürt gençlerinin bilincinde hala çıtası yüksek bir “kültür”.
Yani bir yerde Kürt gençleri, anneleriyle mutlu; sokaklarda “makama ulaşma histerisi”ne endeksli büyüdüler.
Sonra İstanbul’a… yerleştiler.
Aradan onlarca yıl geçti. Bu kez Kürt gençleri için o döneme kadar cazip gelen Türk merkezleri düştü tepti.
Bir yerde Kürdistan’a akın başladı.
Yani namludaki “kurşun ters tepti” (Pierre Bourdieu).
İşte ondan sonra başlayan, yükselişin sonunda, Kürt kelimesinin yasak olduğu Türkiye’de, TBMM Kürtler’in anadillerinde eğitim yapıp yapmayacakları konusunda, oylamaya gitti.
İnsan felsefesine ters düşüyor ve konuştuğum bir Alman sendikacısı, üçüncü kez izah etmeme rağmen bir türlü anlamadı ve hep sorusu şu oldu:
Milyonlara varan nüfusuna rağmen, Kürtler neden anadillerinde okula gitmek için izin istesinler ki? Berlin’de sayıları 150.000 ve anadillerinde kısmen eğitim görüyorlar.”
Meclis’in anadilde eğitimi redettiği günlerde, “Diyarbekir Felesefeciler Derneği” ilk Kürtçe felsefe Atölyesi’ni başlattı. Doğru ve kutlanması gereken bir adım. Nihayet, Kürt dili, bir zamanlar o dilin merkezi kabul edilen Avrupa (İsveç)‘ten kurtulduktan sonra, Diyarbekir gündemin nirengisinde.
Felsefeciler Derneği’nin açıklamasının bir yerinde şöyle dendi: “Biz dilimizi artık felsefe alanında da kullandığımız için çok gururluyuz”.
Bu sözler, Ankara’ya alternatif yükselen Diyarbekir’de söylendiği için, tartışılması için bir önermede bulunmak istiyorum.
“Mem û Zîn”in yazımı rivayete göre 1695’te tamamlanmış. Yaşam felsefesiyle ilgili öncü bir yapıt ve o zamanlar bugünkü Türkçe dilinde yazılmış bir felsefe kitabı yoktu.
Ancak Türkçe devlet dili olmasına rağmen, o ülkede felsefe okuyanların sayısında büyük bir oran yakalamak zor. Ancak Kürtçe’yi felsefe dili olarak Kuzey değil, ancak Güney Kürdistan’da okuyanların sayısı pek o kadar da düşük değildi. Araştırmaya açık bir konu.
Önemlisi, Almanya’ya, 1800’li yıllarda Almanca okuyanların sayısının 500.000 olduğunu hatırlatmak istiyorum. Ve o tarihten 48 yıl sonra Karl Marks Manifesto’yu yazdı (Dil seviyesi yükseklerde bir yapıt).
Bu örnek de, eğer devletleşirse Kürtler, Kürtçe’nin nasıl bir sıçrama yapabileceğine dair.

Yazarın diğer yazıları