Kürtler dağa mı çıkmalı yeniden?

İnsanın canı acıyan yerindedir, derler. Bu yüzden barış umutlarının böylesine zalimce kırılması karşısında sağduyu, solduyu, akıl, ne varsa insana dair karışıp oraya toplanıyor.  

Çünkü, barışa daha çok yolumuz var demek kolay, ancak o yolda daha çok ölümler zulümler yaşanacak, bilmek zor. Çözüm süreci zarar görmemeli demek kolay, Lice’ye sırtımızı dönmek zor.
“Barış” demeseydi de bağımsız bir devlet kurmaktan yana tutum alsaydı Kürtler, diye düşünüyorum. Savaş daha da büyürdü elbet. Sonunda yine barış gerekirdi, barış bedel isterdi yine. İşin siyasi yanı faklı olurdu elbet, ama insan tarafında aynı acılar kalırdı.
Buradan bakınca, özgürlük ve demokrasi savunucularının, Kürtlerin, çektiği acıları bir an önce, en az kayıpla bitirmek isteğine saygı duymamak mümkün değil. Toplumsal sorunların kaynağı devletin değişmesi çok zor, ancak bunca umutlanmışken barışa dair, o umutları ölüme terk etmemek için direnmelerinde de, mecbur bırakıldıkları savaşın bir an evvel bitmesini istemeleri, yüzlerini barışa dönmelerinde de şaşılacak bir şey yok.
Adı barış, çözüm her neyse yolunda gitsin, bu devlet zulmü bitsin, haklarımıza ve özgürlüklerimize kavuşalım istiyoruz. Ancak, demokratik açımlar, yeni anayasa bekleye dururken, karşımıza Gezi ve Lice çıkıverdi.
Bu saldırılar, devlet aklının, toplumun çözüm ya da barış taleplerini takmadığını gösterdi açıkça. Peki biz nasıl bir tutum almalıyız? Sürece zarar vermemek için susup oturacak mıyız?  Yoksa, mücadeleyi diplomasi sınırlarından çıkarıp sokağa mı taşımalı yeniden? Bu sorulara cevap bulmak gerekiyor bu gün.
Bu sorulara cevap ararken sorulması gereken sorular ve hatırlanması gereken deneyimler var başkaca.
Örneğin; çözüm sürecine nasıl geldik?
Bu ceberut devlet nasıl oldu da inkar ve imha politikasından geri adım attı?
Nasıl oldu da PKK ile bir anlamda masaya oturdu?
PKK’nın muhatabı olarak masaya MİT’in oturtulması bu günlerin habercisi miydi?
Sürecin adında bile uzlaşamamışken, devamında başarı beklentisi ne anlama gelir?
Devlet, PKK’yi tasfiye edip Kürt halkını örgütsüz bırakmakla ne amaçlıyor?
Toplumda, halklar arasında ırkçılık ve nefreti körükleyen iktidarın, Kürtlerle barış içinde bir yaşam amacı olabilir mi sahiden?
AKP’nin ileri demokrasisinin ibresi 1990’ları gösterirken süreç nasıl değerlendirilmeli.
Zaman zaman devletin, hükümetin yerine geçip, aymaz saldırgan tutumlarını “diplomasi gereği” olarak yorumlayıp anlayışla karşılamak, empatide sınır aşıldığı biçiminde yorumlanabilir mi?…
Bu sorular bizi bazı cevaplara götürüyor doğal olarak. Mesela; belki de başa dönüp düzelte düzelte ilerletmek gerekiyor süreci. Bozmak ve yeniden dizmek. Adını, amacını, takvimini ortaklaştırmak, devletle Kürtlerin ortak bir söylemde buluşmalarını sağlamak gerekiyor öncelikle…
Yeni karakol inşaatları, korucu sayısına yeni eklemeler yapılması, sınır güvenliğinin hem askeri hem fiziki olarak güçlendirilmesi, kentlerde askerin toplumsal olaylara müdahalesini mümkün kılan Emasya Protokolünün yürürlüğe sokulması, Gezi ve sonrasında tüm ülkede yaşanan olaylar ve Lice. Lice’de sırtımızdan vurulduk! Devlet aklı yine bildiğini okuyor yani.
Mesela; Bu zulmü durdurmak için yapmamız gereken şey, devleti çözüm noktasına getirirken yaptığımız şeyden başkası değil aslında. Susmakla, sinmekle olsaydı otuz yıllık savaş olmazdı çünkü. Elbet yöntemleri, söylemleri farklı olacak. Ama dağlarda, sokakta, alanlarda yani her yerde olacak Taksim misali. BDP “hükümet adım at” mitinglerini iptal etmemeli, tersine yaygınlaştırmalı. “Kürtler barışına sahip çıkıyor” ve/veya “sürecin takipçisiyiz” temalı sürekli ve yaygın sivil itaatsizlik eylemleri ya da başkaca eylemler organize edilmeli. Pasiften aktife geçmeli sokağa inmeli yeniden. Yoksa sırtımızdan vurulduğumuzla da kalmayacak hiçbir şey…

Yazarın diğer yazıları