Kürtler neden geç kaldı?

Kürtlerin, dünya gerçeklerini kavrayıp içselleştirmiş bir aydın kitlesi, kurmay bilgi, beceri ve birikimiyle donanımlı önderleri yoktu. Büyük vurgu, ama geç kalmışlığın başlıca nedenlerinden biri buydu.

İkincisi, dünyaya kapalı, içe kapanık bir toplumdu Kürtler. Akan suda yalpalayan, akıntı nereye ise oraya savrulan kozalak gibi savrularak günümüze geldiler.

İçe kapanıklık ve aydın eksikliği yüzünden, 1900’lerin başlangıcında Osmanlı kabuğu dağılır, Ortadoğu haritası ilk defa çizilirken, kimi kimsesi olmayan Kürtlerin adı yoktu.

Oysa Britanya, bu dönemde “üstünde güneş eksik olmayan imparatorluk“ ve güçler arasında, yer yüzünün egemen gücüydü. Osmanlı’nın boynu üstünde de, at kuyruğunun tek kılına bağlı “Demoklesin kılıcı“ gibi duruyordu.

Çünkü, yıkım ekipleri iş başındaydı. Kürtler ise bölgenin, içe dönük yaşayan “yalnızları“ ama, bir yandan da güya, kurtuluş için Osmanlı’ya isyandaydılar. Gel gelelim aydını eksik, bilgi donanımı, öngörü yoktu. Onun için, günün birinde İngilizler gelip bugünkü Güney Kürdistan’da konuşlanınca, onlarla diyaloga gireceklerine, Osmanlı belasını da unutarak, “tüfeklerini domuz yağı ile temizleyen bu gavur“a savaş açtılar.

Sonra mı? Sonra, 1916 yılında, bölge haritası tamamlandığında, neredeyse her Arap kabilesine, birer devlet kurulmuştu. Bölgenin en kadim halkı Kürtler ise nasipsizdi. Dışlanmışlığın derin sızısı bir yana, Cezalı gibi ülkeleri paramparça edilmiş, her parçası birer düşmanına verilmişti. Kürt halkına da köle statüsü reva görülmüştü.

Ama bitmedi. İngiliz ve Fransızlar, 1919’da Kemalistlerle anlaşarak, Kuzeyden çekip giderken, ağırlık teşkil eden bütün silahlarını onlara bağışladılar. Bu alış-veriş yapılırken Kürtler, Maraş’ta, Antep’te Fransızlarını yolunu kesiyor, kurşun atıyorlardı.

Sonra, Lozan’da Türk devletinin kurulmasına sıra geldi. Bir baktık ki Fransızlar, Osmanlı’nın bütün kalıntılarına, birer statü vermiş, ama Kürtlerin adı yok…

Kürtler, 1920-1939 yılları boyunca kırılır, çocukları ve kadınları ganimet olarak çalınırken, yer yüzünde kimse “gazi û hewar“ iniltilerini duymadı. Yalnızların kaderiydi, bu.

1960’ların başında, yüz yıllık bir yasaktan sonra sol kavramı ile tanıştı Türkler. Neyin ne olduğunu bilmeyen kitlelere, Kemalizm solculuk diye yutturuldu.

Solculuk, birden bire çekici bir moda ama, “Batı emperyalizmi“ ve Siyonizm ile kamufle Yahudi düşmanlığı ile Amerika’yı kahretmeyene solcu denmiyordu. Dönem bu, racon böyleydi. Yer yüzündeki bütün kötülüklerin başı, bu üçlüydü.

20’li yaşın eşiğine kadar, ders kitaplarından başka kitap yüzü görmemiş kimi üniversiteli çocuklar, oturup sosyalist teoriler üretiyorlardı. 21-24 yaşlarında nice teorisyen çıktı. Bunların kelamında, Atatürk bile sosyalisti. Bu teorisyenler hızlarını kesemiyor, Atatürk’e bağlılık yürüyüşlerine katılıp onun, emperyalizmle hiç olmamış savaş ile zaferlerini kutsuyor, militarizme çağrı olan “ordu, millet el ele“ haykırışını da ardına ekliyorlardı.

Bu müsamerede, bazı Kürtler de kendi acılarını ifade amacıyla yer alıyordu. Solculuk bir araçtı, onlar için. Ama bazıları, solculuk diye Kemalizmi içselleştirdi. Onlar da, Kürtlere hiç bir kötülüğü olmamış Yahudileri yüksek sesle “kahrol” yapmaya başladılar. Tarihte, peşini getirmese de, Kürtlere el uzatmış (Wilson ilkeleri) ilk ülke Amerika’yı kahretme listelerine aldılar. Türk, Arap, Perslerin kanlı postalı boyunları üstünde, ama onlar Türk solcularıyla uyum halinde “kahrolsun Amerikan emperyalizmi“ cayırtıları koparıyorlardı.

Bağırdıkça da, Kemalistler tarafından cömertçe alkışlanıyor, “merak etmeyin, sosyalizmi kurduktan sonra haklarınızı vereceğiz“ diyorlardı.

Garabete bakın, bu hak teslimatçıları bugün, Kürt celladı olmak için koşuyorlar…

Geçelim, bütün bunları. Bugüne gelelim. Bugün artık düşünen, olaylarla olguları bir araya getirip bütünselliğe varan, dünyayı bir bütün olarak gören Kürt aydınları, stratejiler uygulayan kurmayları da vardır. Nihayetinde, Rojava bu söylediklerimizin delilidir.

Rojava sarıldığında, düşmanlar sarmalında yapayalnızdı. Sonra, beklenmedik bir gelişme ile büyük bir dönüşüm yaşandı. Amerika’nın yardım eli yanlarında, bakışları da dostçaydı…

Ne olursa olsun, bu yaklaşım çok değerliydi. Ama Kürtler de olgun ve görgülüydü. Gerektiğinde ödünler de vererek, İlişkilerin gelişmesine katkı sundular. İslamo Faşizm barbarlığına karşı, omuz omuza savaşa girdiler.

Batının kapıları, bundan sonra Kürtlere açıldı. Batı ise dünya demekti. Bir kızları (Nadya) Nobel Barış Ödülü aldı. Fransa Başkanlık Sarayının kapıları açıldı, Kürtlere. Kürtler, Batının başkenti Brüksel’de ve Cenevre’deki Birleşmiş Milletler merkezinde kabul gördüler. Dünya medyasında, zaman zaman hak ettikleri yeri aldılar. Bir Kürt lider (Cemil Bayık) ilk defa kendi imza ve görüşleriyle Washington Post -Amerikan gazetesinde yer aldı. Savaşçı Kürt kadınlarının giyim tarzı Batı dünyanın moda dergilerinde. Gerilla kadınlar, filmlere konu…

Kürtlerin yalnızlık dolambacını yırtma, dünya sahnesine çıkma olayıdır, bu. İsrail de, dün yoktu. İsa Peygamber’den 2500 sene öncesinden beri yeryüzü sürgünleriydi, bu halk. Ama bugün, devletleri var.

Kürtler de, birikimleriyle tarih sahnesinde. Geç kalmışlığı telefi ufukları görünüyor, ötede…

Yazarın diğer yazıları