Kürtler ve kadınlar

Kasım ayı Kürtler ve kadınlar açısından önemli günlerin yer aldığı bir ay oluyor. 15 Kasım 1937’de Dersim Direniş Önderi Seyit Rıza ve arkadaşları TC devleti tarafından Elazığ’da idam edilmiş bulunuyor. Dersim soykırımını başlatan bu vahşi katliamın 80. Yıldönümü yaşanıyor. Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilişlerinden tam 41 yıl sonra 27 Kasım 1978’de Kürt varlık ve özgürlük mücadelesinin öncüsü Partiya Karkerên Kurdistan-PKK Diyarbakır’ın Lice ilçesinde gerçekleştirdiği kongre ile kurulmuş bulunuyor. Bu kuruluş, kırk yıl sonra Dersim soykırımına verilmiş bir cevap oluyor. 25 Kasım, bir süredir “Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü” olarak tanımlanıyor ve her alanda erkek egemen zihniyet ve siyasete karşı mücadele yükseltiliyor. PKK öncülüğü özgün bir kadın partisi yarattığı ve Kadın Özgürlük Devrimini başlattığı için, 25 Kasım etkinliklerini en çok Kürt kadınları yürütüyor.

Kasım ayı içerisinde söz konusu bu tarihi günlerin anlamı üzerinde durmayı planlarken, bu yıl 12 Kasım günü Halepçe merkezli ve 7,3 şiddetinde bir deprem yaşanmış bulunuyor. Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak Devleti tarafından Güney Kürdistan’da gerçekleştirilen soykırımın merkezi olan Halepçe şehri, şimdi de doğal kırımın merkezi oluyor. Sanki sorunu ve katliamı azmış gibi, bir de deprem Kürtler için yeni bir sorun ve kırım etkeni haline geliyor. Güney ve Doğu Kürdistan’ın her tarafında etkili olsa da, depremden en çok zararı Doğu Kürdistan’ın Kırmanşan şehrinin gördüğü ifade ediliyor. Verilen bilgilere göre, daha şimdiden deprem bilançosu beş yüzün üzerinde ölü ve bine yakın yaralıya ulaşmış bulunuyor. Zagrosların iki yakasındaki Kürt illerinde çok ağır bir tahribatın yaşanmış olduğu anlaşılıyor. Dahası söz konusu alanlara yeterince yardım gönderilmiyor ya da gönderilse bile sömürgeci güçler tarafından halka ulaştırılması engelleniyor. İran devletinin depremde ölenlerin cenazelerini bile sahiplerine para karşılığında verdiği söyleniyor.

Elbette bu tür davranışlar Kürdistan’da yeni karşılaşılan ve yadırganan hususlar değildir. “En iyi Kürt ölü Kürt’tür” diyen bir sömürgeci-soykırımcı sistemin başka türlü davranması da zaten beklenemez. Kürt bireyini ve toplumunu ruhen, zihnen ve fiziken her gün öldüren bir soykırımcı sistem, söz konusu deprem afeti karşısında farklı davranamaz. Göstereceği en yaygın tutumun bu afetten yararlanmak ve Kürt zararlarını daha çok artırmak için çalışmak olacağı açıktır. Nitekim hem İran ve hem de TC devletlerinin tutumlarının böyle olduğu açıkça görülmektedir. Burada önemli olan, söz konusu sömürgeci-soykırımcı devletlerin böyle davranması değil, bu durumu Kürt bireyi ve toplumunun bu biçimde ne kadar anladığı ve buna karşı çıkan bir tutum ve mücadele içine ne kadar girdiğidir. Soykırımcı güçlerin yaşanan tahribatları artırmak için çalışmaları anlaşılırdır, ancak Kürt birey ve toplumunun bu gerçekleri görmemesi ve buna göre bir tutum geliştirmemesi anlaşılmazdır.

Nitekim Önder Abdullah Öcalan öncülüğündeki PKK’nin bu anlaşılmazlıkları aştırma yönünde Kürt bireyi ve toplumunda önemli bir bilinç ve örgütlülük yarattığı ortadadır. Biraz zayıf gelişse ve yetersiz olsa da, Kürdistan’da son 45 yılda bu yönlü çok önemli bir değişim ve gelişmenin yaşandığı kesindir. Nitekim depremden hemen sonra KCK ve KJK yönetimlerinden ve Kürt yardım kuruluşlarından, “Deprem bölgelerine yardım edilmesi” yönünde çağrılar gelmiştir. Bu temelde basın kuruluşları ile yardım örgütlerinin önemli bir faaliyeti ortaya çıkmıştır. Kürt toplumunda ve dostlarında önemli bir duyarlılık oluşmuş ve aktif bir yardım faaliyeti başlamıştır. Kuşkusuz bunların çok daha fazla gelişmesi ve dört parça Kürdistan ile yurtdışındaki Kürt toplumunun depremde zarar görenlere yardım için seferber olması gerekir. Demokratik ulus ve demokratik toplum olma bilinci bunu gerektirmektedir. Acıyı ve sevinci birlikte paylaşmayı ve her bakımdan birbirine destek olmayı içermektedir. Bu temelde depremden zarar görenler başta olmak üzere tüm halkımızın acısını paylaşıyor, herkesi deprem alanlarına daha fazla yardım etmeye çağırıyoruz.

Şimdi son doğal kırımdan Kürdistan’daki en ağır ve açık soykırım olan Dersim katliamına geliyoruz. Öncelikle şehadetlerinin 80. yıldönümünde Dersim Direniş Önderi Seyit Rıza ve arkadaşlarını saygıyla anıyoruz. Hiç şüphesiz Onların izinden yürüyor ve amaçlarını gerçekleştirmeye çalışıyor olmamız üzüntümüzü biraz hafifletiyor. Dersim’de yapılan anma töreninde söylenenler bir yönüyle insanı öfkelendirdiği gibi, bir yönüyle de yüreğine su serpiyor. Fakat mevcut duruşu ve yapılanları yeterli görmek kesinlikle mümkün değildir. Dersim soykırımı gibi vahşi bir katliam örneğini daha tarihte bulmak zordur. Dersimli, hatta Kürt olmaya da gerek yoktur, biraz demokratik olan her insan Dersim’de 1937-38’de yapılanları ve yaşananları dinlediğinde tüyleri diken diken olmaktadır. İnsanın insana nasıl böyle davranabildiği sorusunu kendisine şaşkınlıkla sormaktadır. Fakat ne yazık ki, yirmi birinci yüzyılın başında bile böyle bir soykırım hükmünü hala icra etmektedir. Soykırımcı zihniyet ve siyaset hala Dersim’de ve Kürdistan’da yeni soykırımlar gerçekleştirmeye devam etmektedir. 

Peki söz konusu bu durumdan ne sonuç çıkarmalıyız? Çok açık ki, mevcut haliyle soykırım gerçeğini anlamanın ve ona karşı mücadele etmenin hala çok zayıf olduğu sonucunu çıkarmalıyız. Bu temelde de, soykırıma uğramış bir insan ve toplum gerçeğinin nasıl olduğu üzerinde çok daha fazla yoğunlaşmalıyız. Acaba 1937-38 soykırımı Dersim insanın ve toplumunun ruhunda, bincinde, zihniyetinde, duygusunda ve davranışında ne tür yaralar açtı? Onları nasıl yaralı ve acılı hale getirdi? Sevinçleri kadar öfke ve tepkileri üzerinde ne tür etkilerde bulundu? İşte bunlar üzerinde daha çok durmak ve bu sorulara verilecek cevaplar temelinde soykırım gerçeğini daha doğru ve derinden bilince çıkartarak ona karşı daha güçlü ve çok yönlü bir temelde mücadele etmek gereklidir. Gerçek Dersim yurtseverliğinin ve devrimciliğinin bu temelde gelişmesi gerekir.

Hiç kuşkusuz bu gerçeği bilince en çok çıkartan ve en doğru tutumu geliştiren Önder Abdullah Öcalan olmuştur. Bunun içindir ki, Dersim soykırımına karşı Kürdistan Özgürlük Mücadelesini örgütlemiş ve bir devrimci intikam hareketi olarak bugüne kadar yürütmüştür. Dersim soykırımı ile PKK çıkışı arasında işte böyle kopmaz bir bağ vardır ve her iki olguyu da bu bağlam içinde ele alıp değerlendirmek onları doğru anlamaya götürür. Bugün Kasım ayı içerisinde Dersim soykırımı kınanırken, aynı zamanda PKK’nin kuruluşu da kutlanmaktadır. PKK’yi başta Dersim soykırımı olmak üzere Kürdistan’daki tüm katliamlara verilmiş bir cevap olarak görmek onu doğru anlamak olacaktır ki, bu da PKK’nin kuruluşunu daha büyük bir coşku içinde kutlamayı getirecektir. Kürt toplumunun kırkıncı PKK yılına girişi bu temelde anlayacağına ve kuruluş yıldönümünü bu temelde kutlayacağına inanıyoruz.

Bir halk olarak Kürtlerin yüzyıldır yaşadıkları ile bir cins olarak kadınların binlerce yıldır yaşadıkları birbirine çok fazlasıyla benzemektedir. Her ikisinin de özünde, kendisi olmaktan çıkartılarak başkası için ve onun gibi olmaya zorlanmak vardır. Kadına da, Kürde de dayatılan işte budur. Nitekim Kürt halkına dayatılan bu gerçeğe karşı çıkma temelinde var olduğu için, PKK Hareketi kadın sorununda da en doğru anlayışı ve en köklü özgürlük duruşunu ortaya çıkarmıştır. Kadın Özgürlük Devrimini başlatarak, kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün temeli yapmıştır. Kadın üzerindeki her türlü şiddeti böyle bir özgürlük devrimi ile yok etmeyi öngörmüştür. Bu temelde bilinçlenen, örgütlenen ve mücadeleye atılan Kürt kadınları ve Özgür Kadın Hareketi, tüm dünya kadınlarına öncülük edecek bir bilinç ve örgütlülük düzeyine ulaşmıştır. Bütün bunlar gösteriyor ki, PKK kuruluşu ile kadın üzerindeki köleliğe ve her türlü şiddete karşı mücadele etme arasında da kopmaz bağlar vardır. O halde 25 Kasım’da şiddeti kınarken, 27 Kasım’da PKK kuruluşunu kutlamak iç içe gelişecektir. Bu temelde kadına yönelik her türlü şiddet, taciz, tecavüz ve katliamları nefretle kınıyor, herkesi kadın özgürlük çizgisinde yeni bir toplum yaratma mücadelesine çağırıyoruz.

Yazarın diğer yazıları