Kürtler ve savaş esirleri

Şilili şair Pablo Neruda’nın deyişiyle söze gireceğim, bugün.

Analar gördünüz ve hepiniz tanıksız, sizler: Savaşı, haydut vahşetinin, düğünü haline getirdiler. Haydutluğa güzelleme yaptılar.

 Aylar süren Cizîra Botan kuşatması, Sur’un ablukasını, gözlerinizle gördünüz kardeşler. Şırnak, Nusaybin, Yüksekova, Silvan ve öteki şehirlerin yıkımına hepiniz tanıksınız.

Oysa, savaşın bile bir hukuku vardı. Silahsız sivile kurşun sıkılmıyordu, savaş hukukuna göre. En fazla esir alınıyordu, silahsızlar.

Elindeki namluyu baş aşağı etmiş veya silahı öteye atmış askere de kurşun sıkılmıyordu.

Oysa kuşatılmış alanlar, sivil hayatın devindiği birer şehirdi. Kışla değil.

Ve bu şehirlerden, hiç esir alınmadı. Ama ölü çok değil, pek çoktu, “pelise” idi. Türk ordusu, Kürt ölülerini köpekler yesin diye sokağa atıyordu, onları…

Bazıları daha bebekti. Bir yaşında bile değildi. 11 yaşındaki Cemile çocuktu. Taybet ana, Sur asfaltına sureti çıkarılmış Gürkan’dı.

İnsanlar iç hukuka göre suçlu ise eğer, adli işlemle tutuklu olmalıydı, oysa. Savaş Hukuku ise eğer esir…

Ama onlar sadece öldürmeyi biliyorlardı. Esir alma veya tutuklama yok öldürme vardı, hayatlarında. Ezberleri böyleydi. Öldürüyorlardı.

Cizre’yi dünya seyretti. Kimi yaralı, kimileri sağ-salim ama, çoğu çocuk yaştaki gençlerdi, o kurbanlar. Birer insandı. Sığındıkları bodrumlardan, kuşatmadaki Türk ordusuna beyaz bayrak sallıyorlardı:

 “Ateş etmeyin. Çıkacağız. Ama yaralı arkadaşlarımız var. Onları aldırmak için, lütfen ambülans gönderin!..”

Ambulans yerine daha çok kurşun ve füze gönderdiler. O insanlar bodrumlarda diri diri yakıldı. Kimi kül oldu. Kimi, bir poşete sığacak kadar küçücük kemik yığını olarak, kimliksiz kaldı.

IŞİD, Nusra ve ÖSO dediğimiz, İslam sloganlı haydut çeteleri de böyleydi. İnsan yaşatma diye bir alışkanlıkları yoktu. Esir almayı ve tutuklamayı zahmet, masraf biliyorlardı.

Onun için sağ yakaladıkları arasında “önemli kişileri” kesiyor, ötekileri topluca kurşundan geçiriyorlardı.

Bu satırları yazarken ajanslar, Kürtler tarafından bozguna uğratılan IŞİD’in son çırpınışını dünyaya duyuruyorlardı:

“IŞİD, elindeki 50 esir Êzîdî kadını idam etti…”

Öte yandan, Kürdistan çocukları…

“Hıyarlar”a, kanlı çeteler, hırsızlar ve ölü soyucu haramilere göre ve onların anlayacağı şey de değil, ama Kürdistan’ın çocukları soylarının katillerini de yaşatarak, Suriye çöllerine, insanlığın destanını yazıyorlardı. Yakaladıkları IŞİD’çi, Nusra ve ÖSO’cu katilleri geldikleri ülkeye göndermenin yollarını arıyorlardı

Cizre’de, Nusaybin, Sur, Şırnak’ta katlettikleri Kürt sayısı ile övünen, bebeklerin, kadınların kanıyla el yıkayanlar, utanılar mı sanmıyorum. Ama Kürdistan’ın askerleri, uluslararası hukuka saygıdan, halkının katillerine bile insani muamele yapıyor, insan kesen tecavüzcü ve hırsızları “itlaf” etme yerine, onları yaşatılmak üzere esir alıyorlardı

Dünya bunu, konuşuyor şimdi. Kürtler ve müttefikleri Amerikalılar, bu vahşileri geldikleri yere göndermek için, harıl harıl çalışıyorlar.

Anormalliklerin normal sayıldığı bir yerde, Kürtler insani duruşlarıyla aykırı kalıyorlar. Katil de olsa, esiri yaşatma anormalliğinin dışında, başka bir anormallikle, İslamiyet dönemi dahil, savaşların başlıca amacı olan ganimet toplamanın yasaklanması da Kürtlerin anormal görülen bir başka özelliğidir.

Oysa, Kuzeyde Kürdistan’da yıkılan Kürt şehirlerindeki evlerin perdeleri bile, elden ele dolaşan ganimetti. Ölü soyma, ganimete hücum başka şekliydi. Yıkılan binaların hurda haline gelen inşaat demirleri ise ihale ile satışa çıkarılmıştı.

Türk işgalindeki Efrîn, hala talan ediliyor. Zeytinliklerin kesimi bile ganimettir. Ganimet paylaşımı anlaşmazlıkları yüzünden, silahlı çatışmalar yaşanıyordu. Çalıntı mallar Türk pazarlarında paraya dönüştürülüyor. Efrîn zeytinleri ise Avrupa piyasalarına taşınıyor.

Bunların karşısında, insan olmak gerçekten zor.

Yazarın diğer yazıları