Kürtlerin can pazarı ve OPCW’nin fiyatı

Kapitalist sistemde herkesin bir fiyatı vardır. Fiyatı olan kişilerin kurduğu kurumlara da değişen oranlarda fiyat biçilir. Merkezi uygarlığın sömürgeci denklemi öyle bir kurulmuştur ki, kiminde yaptığınız iyilik, kiminde size yapılan iyilik ya da başka herhangi bir şey karşınıza bir fiyat etiketi olarak çıkar. Sömürgeci kapitalist sistemin tahlili demek, işte bu durumun bilinmesi demektir.

Tüm devlet sınırları ihlal edilmesine rağmen, ulus devlet formunun ulusların tek varoluş formu olarak dayatıldığı bu çağda, uluslararası hukuk normları da bu devletlerin işleyiş yasalarına göre oluşturulmaktadır.

Sistem içilik ile sistem karşıtlığı ayrımı öyle çok zor olmadığı halde, kimi zaman örgütler, kurumlar, söylemler ya da eylemler birbirine karışmaktadır. Tüm dünyada sosyalist, demokrat, özgürlükçü kesimler işgale karşı durdu. Ancak işgale karşı durmadığı halde solcu olduğunu iddia edenler kadar, işgale karşı olan farklı kültür, fikir ve inançtan olup solcu olmayan kimseler de bulunmaktadır. Bu durum sol sosyalist örgütlenmeleri yeniden sorgulamaya ve tahlile maruz bırakmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketinin gelinen düzey itibariyle, başta Kürtler olmak üzere tüm Ortadoğu ve dünya insanını, örgütlerini bir imtihandan geçirdiği gerçeği tüm çıplaklığıyla karşımızdadır.

Tüm dünya insanının, halkların, kurumların faşist Türk devletinin Rojava’daki işgalini, soykırım saldırılarını kınadı. Koca gezegende Bahçeli, Akşener, Kılıçdaroğlu ve avaneleri dışında açıktan işgali destekleyen olmadı. Tabi Türkiyeli emekçi, sol güçlerin, sosyalist örgütlenmelerin işgale karşı çıkmayışları, karşı durup itiraz sesleri yükseltmeyişlerinin karnelerine kötü bir not olarak yazıldığı düşünebilir.

Bunlar bir tarafa, tüm dünyada kendi adıyla işi aynı olan kimi kurumlar vardır ki, ne yazık ki, yanlış giden bir şeyler olduğunda herkes bu kurumlardan bir doğru yol bekler. Bu örgütlerden biri de Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü olan OPCW oluyor. Bu örgüt şimdiye kadar ne yaptı, hangi devlet suçlarını tespit edip ortaya çıkardı ve cezalandırdı?

AKP-MHP faşist iktidarı, Türkiye halkını tüm dünya nezdinde itibarsızlaştırmanın büyük adımlarını atıyor. Üzerinden 40 yıl geçmeden yargılanacak olanların nereye ve nasıl kaçacaklarını dahi düşünemeyecekleri bir siyasal körlük atmosferi yaratıldı. Bu iktidar, Kürt soykırımını kendi bekasıyla özdeş tutarak tüm siyaseti Kürtlerin yok edilmesine bağladı. Bunun için İslami değerleri ve örgütleri, cihadistleri, çeteleri, talancıları, milliyetçileri, hırsızları, katilleri, başka yerlerde kendi ırklarının milliyetçilerini ve daha kullanabildiği ne varsa kullandı.

Son kozlarını oynayan AKP kapitalist dünyada yaşadığını biliyor ve bu sistemde herkesin bir fiyatı olduğunu az çok biliyor. Rojava’ya yönelik işgal saldırılarının sürdüğü bir ay boyunca Kürtler üzerinde kullanılmayan silah kalmadı. Rojava’da yaşayan halkın üzerine değil silah, ok atması bile kabullenilmemesi gerekirken, kimi devletler ‘yasaklı silahların kullanılması’ konusunu tartışmaya başladı. Neredeyse bu anlayışa göre yasaklı olmayan silahların kullanılması doğal görülüyor. Bu konuyu geçiyoruz, çünkü Kürtler direnişi Önder Abdullah Öcalan’ın iğne ile kuyu kazdığı zamanlardan öğrendiklerinden hiçbir kazanımı yok sayamayacak anlayıştadır.

Rojava’da Türk devleti, dünyaca yasaklanmış bir silah olan kimyasal silah kullandı. Halepçe’de Napalm bombasını öğrenen halkımız Rojava’da da beyaz fosfor diye bir kimyasal silahı öğrenmiş oldu. Halkımızın üzerine yağdırılan bu kimyasal silah çocukların, gençlerin, yaşlıların bedenlerini yaktı ve tüm dünya Kürtlerin beyaz fosforla yanan bedenini gördü, çığlığını duydu. İngiltere’nin Türkiye’ye beyaz fosfor sattığı da kanıtlandı.

Rojava’ya yönelik işgal saldırılarından sonra bölgeye Heyva Sor çalışması kapsamında gelen ve yaralıların tedavisinde görev alan Abbas Mansouran adlı İranlı bilim insanı da Türkiye’nin kimyasal silah kullandığının kanıtlandığını basına açıkladı.

Türk devletinin işgal saldırısı sırasında Serêkaniyê’de beyaz fosfor kullandığını araştıracağı açıklamasından bir gün sonra AKP’li yöneticilerden 30 bin Euro bağış alan OPCW herhangi bir inceleme başlatmadığını açıkladı. 30 bin Euro. Bu duyuruyla OPCW kendi fiyatını açıklamış oldu. OPCW’nin satın alınması, ulus devlet sisteminin ve kapitalist modernitenin hiçbir kurumunun anlam ve işlevinin kalmadığının da ilanıdır.

Bugünün rüşvet yorumlarını, alım satım tartışmaları bir yana, 2 dönem Türk diplomatlar bu kuruma yöneticilik yapmış. Türkiye gibi vahşi ve özel savaşta her türlü yöntemi kullanan ve beka gerekliliği sayan bir devlete böyle bir kurumun temsil edilmesi, kafirin diyanet işleri bakanı olması gibidir.

Bağış merasiminde kameralara pozlar veren Türk elçi (AKP’li) Şaban Dişli’nin gülüşündeki tecavüzcülük ile diğerinin satın alınmış metalık bakışını okumak zor değil. Ortada ahlaksız bir eylem vardır. Bağış denilen ama rüşvet adı konulan şey, özünde bir kurumun satın alınmasıdır. Kurum şahsında tüm kurum çalışanları da satın alınmıştır. Kurum çalışanlarının bu durumu protesto etmesi en ahlaklı olandır.

OPCW gibi bir kurumun kendini bağışlarla yaşatması anlaşılır olabilir. Ancak kimyasal silahların yasaklanması örgütünün kimyasal silah kullanan bir ülkenin parasını alarak ayakta kalmayı umut etmesi, büyük kaybediştir. Ortadoğu’da buna haram yemek denir. Kaynağı ahlaki olmayan bir şeyi kabul etmeme olan haram kavramı dahi, kapitalizmin kirli ilişkilerinde anlamını yitirmiştir.

Rojava halkı işgale direniyor. Ve direnişiyle şunu söylüyor: OPCW’yi satın alabilirsiniz ancak Mihemed Hamîd’in bedenini satın alamazsınız. Mihemed’in çığlığını geri döndüremezsiniz. O çığlığı tüm dünya duydu. Onun çığlığına yerleşen Kürtlerin özgür yaşama çığlığını tüm dünya duydu. O çığlığı satın alamazsınız. Orada yaralanan can verenlerin hayatlarını, ayakları kesilen çocukların bedenlerini satın alamazsınız.

Böyle bir durumda halklar, devletleri esas almadıkları gibi, kendini devletçi sistemlere göbekten bağlayan uluslararası örgütlere karşı tutumlarını daha da güçlendirecektir. Rojava direnişi örneği, tüm dünya halklarına devletdışı toplumsal örgütlenmenin özgürlük getireceğini kanıtlamıştır.

Yazarın diğer yazıları