Kürtlerin evrensel yükselişi

NATO standartlı tank ve topları, yedeklerinde “perxane”leriyle, yan yana, art arda sıralanmış Toyoto pikapları konvoylarıyla ilerleyen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) çeteleri, çölden sökün etmiş, aç akbaba zürbeleri gibi sabırsız bir hırsla şehrin üstüne, üstüne geliyorlardı. Kapkara sarınmış, yüzlerini saklamışlardı. Bayrak ve flamaları da faşizmin renginde, karaydı.

Türkçe dahil, her dilden bağırıyor, birbirini öldürmeye, talana, soyguna kızıştırıyorlardı:

“Allah’ın vaat ettiği ganimete koşun, kardeşler! Acıma yok, sağ komayın kafiri!..”

16 Eylül 2014 günüydü. IŞİD çeteleri, Türk ordusunun ağır silahlarıyla donanmış olarak bu sloganlarla Kobanê’ye saldırıyorlardı.

Savaşçılar, öteki cephelerin savunmasıyla meşgul olduklar için, şehir savunması, yok denecek kadar cılızdı. IŞİD’çiler, ciddi bir engelle karşılaşmadan yayılarak şehri kuşattılar. Sokakları insan mezbahanesine çevirerek, terk edilmiş evleri, dükkanları ve ölüleri soyarak, dış mahallelerden merkeze ilerlemeye başladılar.

Sonra birden bire, Kürt efsanelerinden fırlayan “hewar suwarileri“ni andıran, kimine göre üç, kimilerine göre beş kişiden olaşan bir savaşçı timi belirdi, sokakta. Ellerinde gerilla tüfekleriyle, barbarlara karşı mevzilendiler.

Bir görünüyor, sonra aynı hızla kayboluyor, evleri birbirine bağlayan mazgallardan geçip düşmanı darbeliyor, öteki sokağa geçiyorlardı.

İnanılır gibi değil, üç-beş gerilla, vahşi sürünün istilasını kırmış, yayılmayı önleyerek, yardım için yola çıkan savaşçıların yetişmesine imkan sağlamışlardı.

Durdurulan barbarlar, daha hırslanmışlardı. İntikam olarak meydanlarda, daha çok insan başı kesmeye başladılar. Ama nafile. Direnişi kıramadılar. Yola çıkmış fedailer yetiştiğinde, adeta kanda banyo yapıyordu, IŞİD İslamcıları…

Savaş değil, kanlı bir boğazlaşmaydı, artık. Sınırın beri yanına yığılmış Kürtler, ağlayarak kardeşlerinin katlini ve Türk devletinin katillere personel, silah ve cephane naklini seyrediyorlardı.

Recep Erdoğan, “kardeşleri”nin başarısından memnundu. Vaziyeti gözleriyle görmek için, o keyifle sınıra koşuyor, Kilis’te IŞİD’li ailelere, “Kobani düştü düşüyor, kardeşlerim“ diyerek peşin zafer müjdeliyordu.

Ama, hakikatın ruhu öyle değildi. Çünkü, bir nefes özgürlük için ölmeye hazır kadın, erkek savaşçılar, ganimet peşinde koşan kiralık katillere aman vermiyor, ataklarını boşa çıkarıyordu.

Özgürlük savaşçıları, zaferi zamana yayarak, dünyayı şaşırtan, bir insanlık destanı yarattılar. Sonuçta yenilmez sanılan IŞİD‘i yenilgiye uğrattılar.

Aslında yenilen, salt IŞİD değil, onunla beraber Türk ordusuydu. Çünkü, orada Türk ordusu IŞİD kılıklıydı. Bütün dünya, bu gerçeğin tanığıydı.

Nitekim bu tanıklıktan sonra, taşlar yerinden oynamıştı. Türk devleti NATO üyesi, ama ona karşı savaş IŞİD destekçisiydi. Gerçeği gören ABD, savaş şartları içinde, NATO’cu Türk devletinden yolunu ayırıp Kürtlerle ittifak kuruyordu.

Bu konu yerinde kalsın. Recep Erdoğan, yenilginin sendromuyla asker-sivil savaş konseyini (Milli Güvenlik Kurulu) toplayıp Kürtleri yer yüzünden silmek üzere, topyekün savaş kararı aldırıyor, ardından içerde 10 Kürt şehri hedef alınıyor, havadan ve karadan vurularak yerle bir ediliyordu. Sonra, IŞİD’in görevi de üstlenerek Rojava’yı tehdit altına alınıyor, Efrîn’i soymak üzere işgal ediliyordu.

Geliştirilen bu “büyük taarruz” ile Kürtler acı çektiler. Ama kazanç da sağladılar. Mesela uyanamayanlar, uyandılar. Irkçılığa direnme bilinciyle, ulusal birlik ruhunda birleştiler.

Nitekim, Kuzeydeki yerel seçimler nedeniyle yapılan bir ankette, Kürtlerin oy verdikleri HDP’ye desteğin, bir önceki seçime oranla katlanarak büyüdüğü sonucu çıkıyordu.

Bir başka yükseliş olgusu: Yok etmek değil, yaşatmak için savaşmayı ilke edinmiş kadın-erkek Kürt savaşçılar, dünyanın gözdesi oldular. Ve dahası Kürtler, bu sayede dünyada destek görmeye başladılar.

Türk devleti, Rojava’da soykırım ve işgal için, ordusunu konumlandırdığında, Avrupa’dan Amerika, İsrail’e kadar, her yerden “Kürt kırımına izin verilemez” cevabı aldılar.

Bu, neredeyse yüz yıllık NATOculuğa tercih idi. Değerli bir destek. Düne kadar, adı olmayan Kürtlerin, yer yüzü sosyetesine kabuldü, bu. Yükselişte ivme…

Öte yandan, bir başka şey oldu: Düne kadar Pers, Türk, Arap olarak anılan Kürt sanatçılar artık aidiyetleriyle anılıyorlardı dünyada. Kürt ressam, müzisyen ve edebiyatçılar olarak anılıyor, ödüllendiriliyorlardı. Tek başına bu durum, paha biçilmez bir yükselişti, dünya kazancıydı.

Rehine olarak Türk mahpushanesinde tutulan Selahattin Demirtaş ise kendi aidiyet kimliği ile Nobel Barış Ödülüne aday gösteriliyordu…

Özetlersek devleti IŞİD çetesiyle anılan IŞİD’çı oğlu IŞİD’linin bitirme naralarıyla kuşatmak istediği Kürtler, çağın yükselen halkıydı…

Yazarın diğer yazıları