Kürtlerin meselesi canavarı yere yıkmaktı…

Kırarak Kürt soyunu kurutmaya yeminli Türk egemenliği, II.Dünya savaşından sonra, hiç bir zorlama, hatta talep olmadığı halde, sadece Amerikan yardım fonlarından yararlanmak ve Birleşmiş Milletlere kabul edilmek için, çok partili sisteme geçişi kabul etti.

Diktatörlük Anayasa ve yasaları yürürlükte, ama buna rağmen yeni rejimin adı, “demokrasi“ydi. Demokrasinin ön şartı da, çok partili siyasi düzendi.
Atatürk’ün son Başbakanı Celal Bayar, diktatör İnönü’ye rakip olmak için, CHP‘den ayrılıp Demokrat Parti (DP)’yi kurunca, birden çok parti gerçekleşmiş oldu ve yarış başladı. 1950’de, ciddi anlamda ilk seçim yapıldı.

Kürdistan, bu süreçte hala acılıydı. Yaralarını sarmakla meşguldu. Öte yandan evlatları, ana-babalarının kanlıları, yakınlarının katilleri, kapılarında boynu bükük birer dilenciydi:
“Allah rızası için, bize oy verin!..”

Kürtler, seçim vesilesiyle keşfedilmiş, kıymete binmişlerdi. “Lan“ diye seslenilen Kürt, birden bire sevgili vatandaş olmuştu. Çünkü, onun oyu, dönekleşerek “saf kan Türk” olmuş birinin oyu ile eş değerdeydi.

Yani Erdoğan’ın aşağılamak için kullandığı deyimle, “Kürt de olsa, seçim belasına onlar insan“dı, artık. Canı da, malı da helal kişi, değildi.

Ve iki partide de (CHP ve DP) aday olarak mevzilenmiş eski iz sürücüler, diş gıcırdatan çetebaşları, bebekler, ihtiyarların katilleri, insanları diri diri yakan caniler, kurdun, kuşun yuva yangıncıları ortalıkta dört döneniyor, nazikane bir dille oy istiyorlardı.
Dahası, “Kürtsever“diler. İsmet Paşa, yolda-belde, çarşı ve pazarda dayağı yasaklamıştı. Kürtlere biçilen değer büyüktü.

Mesela DP, en büyük Kürtsever yarışının birincisi havalarında, Ağrı direnişinin liderlerinden biri olan Tutaklı Halis Beyi (Öztürk) Ağrı’dan, Şeyh Said ailesinden Abdulmelik Fırat‘ı da Erzurum’dan listesine almıştı.

Buna karşılık hala devletin kendisi olduğunu sanan CHP de, işbirlikçileri tercih ediyor, örneğin Diyarbakırlı Pirinççioğlu ailesinden vazgeçmiyordu.

Öte yandan, bu manzara bir başlangıçtı. Kürtler, bundan sonra bütün seçimlerde, gören oyunu verir düşüncesiyle, seçim sitelerinin, ışıldayan mıknatısıydı, adeta.
Bu, bir aldatmaca, Kürtleri dolandırma taktiği, ama dengecilik politikasıydı. Hatta nazarlık niyetine de olsa, onlardan hükümete birer temsilci (bakan) bile alınıyordu.

Fakat her şey gibi, bu dolandırıcılığın da bir sonu vardı. Kürt uyanışı 1960’lardan itibaren silkinmeye başladı. Kürt diye seçilip Ankara’ya gönderilenlerin, orada Türk gibi davranan ve Türk egemenliğinin hizmetinde el kaldırıp indirenler, halktan yüz bulmamaya başladılar.

Kürtler, örgütlü olmamakla birlikte, Kürt karşıtı partilere tavır almaya başladılar.
Mesela Süleyman Demirel’in iktidarı, 1969-1970’de, Kürdistan’da “komando harekatı“ adıyla, askeri harekatlara onay verince kitlesel tepkiyle karşılaştı. Kürtler, Demirel’in AP’sinden yüz çevirip daha insani bir yol izleyen CHP’ye yöneldiler. Demirel’i, 1973’de oylarıyla iktidardan düşürdüler. CHP’ye iktidar yolu açtılar.

Ama, CHP ile balayı, 1979 yılına kadar sürdü. Ordunun, Kürtleri düşman unsur olarak gösteren tatbikatından sonra, bağlar kopmaya başladı. Toplumsal kargaşa ve darbe sürecinden sonra, “Türklerle müştereğin bitmesi“ sonucu 1991’e yollarını ayırdılar. Kendi partilerini kurdular…

Çünkü, Türk partilerinin hepsi, ne vaadderlerse etsinler, sonuçta aynı noktada, Kürde zulümde birleşiyordu. Denenmemiş hiç bir parti yoktu. Hepsi zalimdi. Yol ayırımı bundandı.
Mesela günümüzün AKP’si, İttihatçıların (Kemalist) dinbaz kesimindendi. Müslüman Kardeşler tarikatı yolundan giderek, İslam kardeşliği üzere yaklaşıyorlardı, Kürtlere. Ama en zalimi onlar çıktılar. Özal, Demirel-CHP ortaklığında yaşanmayan vahşeti yaşattılar, Kürtlere. Şehirleri kuşatıp evler tank, top ve füzelerle insan başına yıktılar. İnsanları topluca diri diri yaktılar…

Çünkü Erdoğan için, bütün Kürtler, yer yüzünün tekmil Kürtleri yok edilmeyi hak eden teröristti.

Türk ordusu bu görüşle vuruyor, adliyesi ve polisi işlem yapıyordu.
Ama Kürdün bu amansız düşmanı, yazık ki yeterince onurlu değildi. Katlettiğine avuç açacak kadar düşük seviyeliydi. Çocuklarını dağlarda kimyasal bombalarla kırarken, bir yandan da geride duran yakınlarına el açıyor, oy dileniyordu, AKP’nin Başı Recep Erdoğan.
Hatta, “hatırlı kişi“ ve kırmazlar diye, Osman Öcalan adındaki birini devlet televizyonunda jokeri olarak öne sürüyor, Neçirvan Barzani’yle birlikte ekranda poz veriyordu, Erdoğan…
Ama nafile. İstanbul seçiminde el boşlukta kalıyordu. Dahası Kürtlerin darbesiyle, sonunun başlangıç noktasında yere serili kaldı. Çünkü Kürtler düşmanı CHP’ye, adayı İmamoğlu’na destek sundular.

Ha beklentileri olduğu için mi, destek verdiler. Hayır. CHP denenmiştir, Kürtler için. Selahattin ve arkadaşları hapse giderken, CHP lideri Kılıçdaroğlu zalim safındaydı. Cizre’ye, Sur’a kör bakıyor, Efrîn’de insanlık katledilirken cellatlarına kutlamaya duruyordu. Daha ne diyeyim. Kılıçdaroğlu CHP’sinden, hiç bir Kürdün beklentisi yok, olamaz…
Ama İmamoğlu’na katkı, canavarı yere sermeye yetiyorsa eğer, kimse Kürtleri tutamazdı. Mesele bu…

Yazarın diğer yazıları