Kurucu şiddet ve İslam

Abdurrahman AYDIN

Türkiye Cumhuriyeti’nin (hoş, artık bir cumhuriyet taklidi olarak bile cumhuriyet diye bir şey kalmadı) tarihinde pek çok şey değişmiş ve dönüşmüş olabilir, fakat İslam’ın belirli bir yorumunun (buna yorum denebilirse elbette) seferber ediliş tarzı hiç değişmedi. Devletin kuruluşunda asli rolü oynayan öğe, yani kurucu şiddetin kendisi, meşruiyetini Sünni İslam’ın özel ve özgül bir versiyonundan türetti. Önce Müslüman olmayan topluluklara yönelen bu etnik temizlik (bu ifadeyi kullandığım için bağışlanmayı dilerim) operasyonu, kafa ve gövde ayrımı yapmıyordu; fakat isyanlar nedeniyle bile olsa Kürtlere yöneldiğinde temel stratejisini başlarla gövdeyi ayırmak ve böylelikle de Kürtleri kandaşlık ilişkilerinin oluşturduğu örüntüler içine sıkıştırmak biçiminde kuruyordu. Örneğin Hamidiye Alayları bir yandan da siyasal bir birlik temeli olabilecek toplumsal öğelere karşı kandaşlık gruplarının seferber edilmesi anlamına geliyordu. Suruç’taki son cinayetlerin failleri ile Hamidiye Alayları arasındaki yapısal ilişki de buradan geliyor: Siyasete karşı aşiret!

Kurucu şiddetin seferber ediliş tarzındaki asli nitelik “Kimler öldürülebilir?” sorusunun yanıtından türeyip geliyordu, gelmeye de devam ediyor. Dikkat edilirse, İslam’ın bu özel biçiminin şiddeti örneğin Dersim’de bir toplu kıyıma yöneldiği halde (üstelik Dersim’de bir ayaklanma bile söz konusu değilken) diğer Kürt isyanlarında, bir ayaklanma durumu söz konusu olmasına rağmen kitlesel kıyım seferberliklerine girişmemiş, bütün gaddarlığına rağmen asli stratejisini ‘başların’ ortadan kaldırılmasına yöneltmiştir. Çünkü temelde Müslüman bir topluluk olarak Kürtlerin topluca imhasını yerleştirebilecekleri bir siyasal teolojik uzamları yoktu.

Zilan bir katliamdı, fakat yine de böyle bir doğrudan kitlesel imha stratejisi içermiyordu; asıl stratejisi ve mantığı isyancıların ibretlik bir biçimde cezalandırılması üzerine kuruluydu. Yani Kürtler arasından öldürülebilir olanlar durumundaydılar egemen mantık açısından. Böylelikle Zilan’da devlet mantığı açısından öldürülen şey insanlar olmaktan ziyade bir hayaldi ve bu nedenle gazete manşetleri de “Muhayyel Kürdistan burada meftundur” biçimini almıştı. Böyle bir hayali olanlardı öldürülebilir olanlar. Devletin Kürtlere dönük tereddütlü ayrımı, kıyımın ve vahşetin boyutlarına karşın yine de iş başındaydı.

Müslüman olmayıp da kırımlardan arta kılmış bir avuç insandan alınan ve 1942’de kanunlaşan “Varlık vergisi” adı verilen garabetin temelinde bile bu siyasal teoloji yatmaktadır. Bu vergi ile Halife Abdülmelik (684-705) zamanında Iraklı köylülerden alınan vergi aynı temele, Tevbe Suresinin 29. Ayetine dayanmaktadır. Abdülmelik döneminde Irak Valisi olan Ebu Muhammed el-Haccac vergilerin dozunu bir hayli yükseltince Iraklı köylüler vergi yükünden bunalarak Müslüman olmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Haccac Müslüman olmayanların Müslüman olmalarını yasaklamıştı. Bunun üzerine Halife Abdülmelik “Halifenin işi vergi toplamak değil, İslam’ı yaymaktır” diyerek Haccac’ın yasağını lağveden bir ferman ilan etmiş. Fakat Emevi Halifesinin bu arada vergi sistemini değiştirmiş olduğundan, vergiyle toprak arasındaki ilişkiyi kopararak, insanları yalnızca var oldukları için, yani yalnızca hayatta kaldıkları için vergilendirme yönünde bir düzenleme yapmış olduğundan pek söz etmez kimse. Üstelik bu yeni vergi biçimi de Tevbe Suresi 29. Ayete dayandırılmıştı: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın” (Diyanet Çevirisi). Yani tuhaf bir bükülmeyle, Haccac’ı lağvetmek bir yana, Haccac’ın o güne kadar yapmış olduklarını da meşrulaştıran bir hamle… Varlık Vergisi de bir tür cizyedir en nihayetinde.

“Kimler öldürülebilir?” üzerinden, yani siyasal teorinin dehşet verici kavramsallaştırmalarından biriyle ifade edilirse, “öldürme hakkının” kimde olduğu ve kimlere uygulanabilir olduğu sorusuna verilmiş bir yanıt üzerinden geliştirilmiş bir kurucu şiddettir bu. Elbette bu yanıtın Sünni İslam’ın özgül bir biçiminden türetildiği açık. Bunu açık kılan şey de şiddetin yönelme biçimidir. Kürtlere yönelen şiddetin sorusunun “Kürtler arasında kimlerdir öldürülebilir olanlar?” olduğu da açıktır. Devletin en üst kademelerinden gelen “Bu Zerdüştler,” “Bu Marksist-Leninistler” gibi ifadeler, tam da bu bölme işleminin bir sonucu olarak beliren ifadelerdir. Yine en nihayetinde kimin öldürülebilir olduğu sorusuna verilen yanıtın siyasal-teolojik bir temelinin olduğunu ortaya koyan bir işlem…

Hem kurucu şiddetin bu niteliğini hem de yukarıda sözü edilen işlemi en berrak haliyle izlemenin mümkün olduğu bir “dönem edebiyatı” da söz konusudur. Örneğin Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı, yapısal bir çözümlemeyle incelense, Türk-İslam kimliğinin oluşumu konusunda ve elbette bu kimliğin yapı-sökümü konusunda kim bilir ne imkânlar sunacaktır? Çok kabaca Yahya Kemal’in Ağustos 1922 tarihli bir şiirinden bir dörtlüğe değineceğim: “Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi / Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın!” Dikkat çekmek istediğim şey ise Yahya Kemal’in “Türk” ile girip “İslam” ile çıkması. Türklük bir ‘kopan fırtına’ olarak ifade edilirken İslam bir tereddüt içeriyor bu dörtlükte ve bu nedenle de Allah’a yalvarıyor Yahya Kemal: “Galip et!” Şanlı Türklük ile mütereddit İslam’ın bir buluşmasından başka bir şey değil bu. Böylelikle Yahya Kemal ‘şan’ı Türklüğe hamlederken İslam’ı kararsızlığı içerisinde bırakarak Allah’a havale ediyor. Çünkü bir seferberlik çağrısı ancak din üzerinden yapılabilmektedir; “İslam aracılığıyla insanları bir kutsal savaşa seferber edelim, ama şanı yine devletimize yazalım” diyen bir hal… İşte Kürtler de modern Türk Devleti kurulduğundan beridir ‘şanlı Türklük’ ile ‘mütereddit İslam’ arasındaki bu salınımlı yerde konumlandırılmış bulunuyorlar.

Çokça söylendi ama bir kere de ben söyleyeyim: Emevi İslam’ıdır bu. Temel siyasal akslarını ve niteliklerini de –İbn Haldun’un kavramlarını ödünç alırsak– kandaşlıktan devletliliğe sıçramış bir kan hukuku ile Roma İmparatorluğunun yayılmacılığının getirdiği fetihçi egemenliğin bir birleşiminden alır. Eh, en nihayetinde Emeviler temel siyasal koordinatlarını düşmanlarından, yani savaştıkları Romalılardan almamışlar mıydı?

Yazarın diğer yazıları