Laz Kemal’in Adana’dan firarı

Kürt özgürlük hareketi kurucularından Kemal Pir 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu direnişinde başlattığı eylemin 55. gününde, 7 Eylül 1982’de şehit düştü. Fuat Kav, o günleri anlattığı kitabında Ali Çiçek ile Kemal Pir’in Adana Cezaevinde tanışmalarını, Kemal Pir’in cezaevinden firarını ve sonrasında  ölüm orucu eylemi sırasında Kemal Pir ve Ali Çiçek diyaloglarına yer verdi.

İSMET KAYHAN

Urfa’da faşistlerle çıkan bir silahlı çatışmadan sonra Ali Çiçek gözaltına alınmıştı. Adana Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ne sevk edilen Ali, tutuklanarak Adana Cezaevi’ne gönderilmişti. Siyasi tutsaklar gardiyanlarla ilişkiye geçerek yeni gelen tutsağın kendi koğuşlarına verilmesini istemişlerdi. Önce bu istemi kabul etmeyen cezaevi idaresi istemeye istemeye Ali’yi, Kemal Pir’in koğuşuna gönderdiler. Ali’nin henüz çocuk yaşta olması şaşırtmıştı. İlk kez bir çocuk hapse atılıyordu. Üzülmüşlerdi, bir çocuğun tutuklanması ve işkenceden geçirilmesine…

Fuat Kav, kitabında Ali Çiçek’in Kemal Pir’i cezaevinden nasıl kaçırdığını anlatıyor. Sadece Urfa’da değil, Ali’nin Kemal Pir’le yolları farklı zamanlar ve yerlerde kesişmesini de.

Ali’nin cezaevindeki ilk sabahı biraz sıkıntılı geçmişti. Sonraki günler için kara kara düşünmeye başlamıştı. Spor, eğitim, araştırma vs… Bütün bunlar Ali’nin yabancı olduğu şeylerdi. O yerinde durmayan bir eylemci idi. Ali, cezaevinde ilk kez bu kadar ‘her şeyi bilen’ bir devrimciyle karşılaşıyordu. İlk sabahın eğitiminde Kemal’in farklı bir devrimci olduğunu anlamış ve ‘bir gün ben de böyle olacağım’ demişti. Zaten Kemal’in verdiği eğitimden en fazla etkilenen Ali olmuştu. Bir devrimcinin nasıl olması gerektiğini Ali, Kemal’den öğrenmişti.

‘İyi ki cezaevine girmişim’

Ali, iki yıla yakın süre Kemal Pir’in verdiği eğitimden geçtikten sonra tahliye olmuştu. Tahliyeden iki gün önce kendisi için düzenlenen moral gecesinde yaptığı konuşmada şunları söyleyecekti: “İki gün sonra tahliye olacağım. Çok az bir bilinç, yetersiz bir düşünce yoğunluğu, zayıf ve yeterince sağlamlaşmamış bir kişilikle gelmiştim, ama şimdi sağlam bir bilinç, derin bir düşünce ve sarsılmaz bir kişilik yapısıyla tahliye oluyorum. Daha da önemlisi sağlam, sarsılmaz ve çelikten bilenmiş bir iradeyle dışarıya çıkıyorum. Bir de Kemal abi gibi bir insanı tanıma ve ondan bir devrimcinin nasıl olması gerektiğine dair dersleri alma şansını yakalamış oldum.’’ Ali o konuşmasında, ‘‘Bir insanın ‘iyi ki cezaevine girdim’ demesi sanırım oldukça zordur ama ben tereddütsüz biçimde ‘iyi ki girdim’ diyorum. Çünkü çok daha derin ve çok daha kararlı bir kişilik ve yürek gücüyle çıkıyorum. Kemal abi’yi asla, ama asla mahcup etmeyeceğim’’ diyecekti.

Ali tahliye olmuştu. Havalandırmada onu uğurlamak için tutsaklar sıraya geçmişti. Kemal, sıranın başında bekliyordu. Ali, herkesle kucaklaşıp vedalaştıktan sonra yanına gelmişti. Kemal, Ali’yi kucaklayıp yanaklarından öptükten sonra, “Emin ve kararlı adımlarla devrim yolunda her türlü engeli aşacağına inancım tamdır. İradeni ve bilincini bütünleştirerek hedefe doğru yürüme cesaretini gösterebilirsen o zaman amacına ulaşabilirsin. Bunu unutma” dedi. Ali, tahliye olduktan hemen sonra Urfa’da çalışmalara başlamıştı. Kısa sürede bölgede bilinen ve tanınan bir devrimci olmuştu. “İyi bir asker ve eylemci olmayı düşünüyorum” diyen Kemal’in seçmiş olduğu mesleği seçmemesi elbette ki düşünülemezdi. İyi bir eylemci olmak için bıkıp usanmadan çalışmıştı Ali.

Vay be, Kemal Pir’i kaçıracağım

Ali’nin hala Urfa’da olduğu bir zamanda, birimler arasındaki ilişki kuran kurye Ali’ye bir not ulaştırır. Notu yazan, PKK’nin Urfa İl Komitesi sekreteriydi. Notta, “… Tarihinde, … … Saat arasında, cezaevinden firar edecek olan Kemal Pir’i alıp cezaevinin hemen yanındaki mezarlıkta sizi bekleyecek arabayla Aligor istikametine doğru yola çıkacaksınız. Seninle birlikte eyleme katılacak. Arkadaş nereye gideceğinizi size söyleyecektir. Ne pahasına olursa olsun sıfır riskle Kemal arkadaşı gerekli yere ulaştıracaksınız…” yazılıydı.

Ali, notu bir solukta okuyarak, “Vay be, demek ki Kemal Pir’i kaçıracağım. Hocamı, eğitmenimi, komutanımı ben kaçıracağım vay be…” dedi, heyecanla… Mükemmel bir planlama ile firar gerçekleşti. Kemal ile Ali yıllar sonra Diyarbakır cezaevinde hem de ölüm orucunun son günlerinde tartışacaklardı…

Ölüm orucunda firar tartışması

Aradan yıllar geçmişti. Bu kez Ali ile Kemal’in yolu Diyarbakır Cezaevi’nde ölüm orucunda kesişmişti. Ali, Kemal’le eski anılarını tazelemek için hep bir fırsat aramıştı. Sohbet etmek, eski günleri anmak istiyordu. “Tam zamanı” dedi Ali. “Kemal abi, nasılsın, yorgun musun?” diye seslendi. Fevzi’yle yapmış olduğu uzun sohbetin ardından oldukça yorgun olan Kemal, yarı uykulu yarı uyanık haliyle, “Kim o?” diye sordu.

– Benim Kemal abi. Ali, Ali Çiçek…

– Ali arkadaş, sen misin?

– Evet, Kemal abi, benim, ben çağırdım.

– Evet, dinliyorum.

– Yorgun musun abi? Biraz sohbet etmek, daha iyi olur diye düşünüyordum da.

– Buyurun tabi, biraz yorgun olsam da, sorun değil. Zaten ben de sohbet etmek, hatta biraz da tartışmak istiyorum.

– Önce nasıl olduğunuzu, sağlığınızın iyi olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Tabi ki, ortamdaki konuşmaları, sizinle Hayri ve Karasu abi arasındaki sohbetleri dinliyorum. Ama bizzat sizden öğrenmek istiyorum.

– Sohbeti sağlığımla başlatsak ne sen ne de ben bir tat alabiliriz. Bu nedenle ‘ne sen sordun o soruyu, ne de ben yanıt verdim’ desek bence en doğrusunu yapmış oluruz.

– O zaman sağlık konusunda ciddi bir problemle karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilir miyim?

– Ölüm orucundayız, ölüm yatağına girmiş bulunuyoruz, ölümle dansa tutuşanlarız artık. Bu nedenle sağlık sorunumuz yoktur, olamaz da.

– Tamam abi, bunu geçiyorum.

– Tamam, geçelim.

– Şeyi soracaktım, hatırlıyor musun Adana Cezaevi’ndeki günlerimizi?

– Ne demek! Tabi ki hatırlıyorum, hatırlamaz mıyım? Cezaevi olmasına rağmen yoğun olduğumuz günlerdi. Onlarca arkadaş yetişti orada, birçok genç militanlaştı, bugün mücadele saflarında en iyi kavga eden bu gençlerdi.

– Evet, öyle abi.

– O gençlerden biri de sensin Ali. Hatırlıyorsun değil mi, eğitim süreçlerimizi?

– Hatırlamaz mıyım? O eğitim devreleri bizi bu noktaya getirdi. Örneğin ben, tamam, sürece profesyonel düzeyde katılmıştım ama öylesineydi katılışım, kendiliğindendi, bilinç ve ideoloji yönü son derece zayıftı. Esas olarak ideolojik katılımı orada, bize verdiğiniz eğitim süreçlerinde yaptım.

– Diğer arkadaşların çoğu da sanırım böyleydi. Çok dürüst, samimi ve kararlı arkadaşlardı. Ama dediğin gibi bilinç ve ideolojik yön yetersizdi. Adana cezaevinin bu boyutu tamamlama noktasında epey katkısı oldu. Yani düşman bizi sözde gençlerden soyutlamıştı, ama yanımıza getirdikleri gençleri soyutlayamadı bizden. Biz de öyle sıkı bir eğitimle katılım sağlayan gençlerin teorik ve ideolojik seviyelerini geliştirdik. Bilemiyorum biz mi karlı çıktık, yoksa bizi alıp zindana tıkatanlar mı? Tabi ki tartışılır bir durumdur, ama orada yetişen onlarca gencin olduğunu biliyorum.

– Yok, abi, tabi ki o zaman sizin gibi arkadaşların içeride olması iyi değildi, biz yine bir şeyler yapıp ideolojik ve teorik düzeyimizi yükseltmenin yolunu bulurduk. Ama sizin gibi arkadaşların orada olması hareket açısından büyük kayıptı.

– Yok, sanmıyorum. Her zaman ‘doğru’ gibi görünen şey doğru değildir. Bazen ‘doğru’ dediğimiz şey gerçekten de doğru değildir. Bazen de tersi durum yaşanmaktadır. Yani yanlış gibi görünen şeyler doğru olabilmektedir. Buna yanılsama denilir. Yanılsama son derece tehlikeli bir durumdur. Doğruyu görüp görmeme, gerçekleri kavrayıp kavramama, var olanı olduğu gibi algılama ile algılamama arasında gidip gelmeye direkt bağlantılı olan yanılsamanın bir devrimci için çok daha tehlikeli olduğunu vurgulamaya bile gerek yoktur.

– Doğru, öyle, ama bence sizin cezaevinde olmanız hareket için büyük bir kayıp, bu bir yanılsama olabilir mi?

– Olabilir tabi. Yanılsama dediğiniz gerçeklerle yanlış olanı birbirine karıştırma olayıdır. Burada önemli olan sonuçtur. Son tahlilde kazanılana, elde edilene bakılır. Eğer son tahlilde kazanan, yani kârda olan bizsek zaten sorun yoktur. Burada sadece sorun cezaevinde verdiğimiz bedeldir. Zaten biz de bu bedeli vermeye hazır olduğumuzu söylediğimiz için, doğal olarak o da sorun olmaktan çıkmaktadır.

– Anladım, doğru.

– Ondan öte geçmişe ait en fazla anımsadığım ve adeta sürekli andığım olayların başında gelen nedir biliyor musun Ali arkadaş? Urfa Cezaevi’ndeki firar olayıdır. Orada seninle ikinci kez karşılaşmış oluyorduk. Ama doğruyu söylemem gerekirse, firar ederken seni karşımda görünce hem çok sevindim, hem de şaşırdım. “Vay be, bu bizim ufaklık Ali” demekten kendimi alamadım.

– Öyle mi abi?

– Evet, doğru, “bu bizim ufaklık Ali” dedim.

– Belki de beni unutmuştunuz.

– Eee, doğrusunu söylemek gerekirse unutmamıştım, ama böyle belleğimde çok canlı bir siman da yoktu. Yani tamam, ‘Ali’ diye bir arkadaşımız vardı, cezaevinde eğitime alınmıştı, fakat aradan epey zaman geçtiği için ne yaptığını ve nelerle uğraştığını pek fazla bilemiyordum. Ama elinde silahla, cin gibi karşımda gördüğüm kişinin bir zamanlar eğitime katılan ufaklık Ali olduğunu görünce, o zamanki genel duruşun hafızamda belirgin biçimde canlanmış oldu.

– Bana “Kemal abinin firar eylemine katılacaksın” denildiğinde öylesine sevinmiştim ki, kelimelerle anlatamam. Tabi ki ben sizi ne unutmuştum ne de belleğimdeki varlığınız zayıflamıştı. Tam tersine ben devrimcileştikçe, faaliyetlere daha fazla katılım sağladıkça sizi anma, anımsama artıyor, belleğimdeki yeriniz daha fazla elle tutulur hale geliyordu.

– Mükemmel bir planlama ile gerçekleşen bir firardı. Gerçekten de ustaca hazırlanmış bir özgürlük eylemiydi. Tabi ki birçok şeyi bir araya getirerek gerçekleştirdiğimiz bir firar olayıydı. Yarı Açık Cezaevi’ndeki yurtseverlerin katkıları az değildi, onların da epey emeği ve katkısı oldu. Hem iç gelişmeleri yönlendirip koordine ettiler, hem dışarıdaki arkadaşlarla bilgi akışını sağladılar, hem de fiili firar eylemi gerçekleştiği zaman gerekli yardımı sağladılar. Tabii ki dışarıya çıktıktan sonraki planlama da mükemmeldi.

– Aslında bize fazla iş düşmemişti. Her şeyi içeride halletmiştiniz. Bize düşen görev bir araba, herhangi bir olumsuzluk durumunda can güvenliğinizi sağlamak ve sizi sağlam bir biçimde gerekli yere ulaştırmaktı. Bunu yapmaya çalıştık. Bence çıkışınız ilginçti Kemal abi.

– Nasıl ilginçti?

– Sizinle birlikte en fazla üç kişi olacağınızı söylemişlerdi. Karşımda kalabalık bir grubu görünce şaşırdım. Ama iyi ki planlamamız biraz derli-topluydu. Yoksa sorun çıkabilirdi.

– Sizden, daha doğrusu dışarıda çalışmaya dâhil olan arkadaşlardan korkuyordum. Açık vermelerinden, sağlam çalışmayacaklarından çekiniyordum. Özellikle beni almaya gelecekleri günden korkuyordum. Cezaevinin önünde panik, heyecan, korku gibi nedenlerden dolayı açık verme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyordum. Ama korktuğum başıma gelmedi.

– Siz çıkmadan yarım saat önce cezaevinin Yarı Açık kapısının önünde beklemeye başlamıştım. Aslında sabah erkenden oralardaydım. Cezaevinin hemen yanında Eyyüp Peygamber Mezarlığı‘nda biraz bekledikten sonra, hemen yan tarafında bir camii vardı, bu camide de epey bekledikten sonra saat:12.00’ye on kala cezaevinin Yarı Açık kapısının önüne geldik. Beklerken büyük bir heyecan içindeydim. Aslında sadece heyecan değil, her şeyi iç içe yaşıyordum. Heyecan da sevinç de hüzün de korku da vardı ruhumun derinliklerinde. Müthiş bir bekleyiş, bir dakika bana bir ay gibi uzun gelmişti. Zaten fazla beklemeden hemen siz çıkıp geldiniz. Sizi görünce büyük bir sevinç ve korku patlaması yaşamıştım. ‘Evet, o anda, yani siz kapıdan dışarıya ayağınızı attığınızda ‘işte tarihin yazacağı an’ diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

– Demek kalabalık halimizi görünce şaşırdınız, öyle mi?

– Evet, doğru. Çünkü bize ‘en fazla üç’ kişi demişlerdi.

– Aslında arkadaşlar doğru söylemişlerdi. Yani normalde benimle birlikte üç kişi gelecekti. Ancak son anda firardan haberi olanların tümü “biz de geleceğiz” dediler. Ne kadar karşı çıksam da ikna edemedim. Daha fazla ısrarın firar girişimini boşa çıkaracağını düşünerek, benimle birlikte partiye gelmeleri şartıyla kabul etmek zorunda kaldım. Hepsi de şartımı kabul ettiler, belki de o an kabul etmek zorunda kaldılar. Gerçi birkaç kişinin dışında diğerleri benimle birlikte geldiler, sonradan öğrendiğime göre onlardan ikisi şehit düşmüştü.

* * *

Kemal konuşurken yorgun düşmüştü. Ali ile olan sohbetini yarıda bırakmak istemiyordu. Ama uyku ve yorgunluğa dayanamayarak derin bir sessizliğe gömülmüştü… Kemal Pir, 7 Eylül de, Ali Çiçek 17 Eylül’de Diyarbakır Zindanı’nda şehit düştü.

Yazarın diğer yazıları

    None Found