Lenin’in kendi gerçekliğini kavrama becerisi

Lenin’in bir dergi çıkarmak üzere ki ayrı grubun bir araya geldiği bir süreçte Plekhanov’la karşılaşmasını ve geçirdikleri süreci anlattığı “Kıvılcım Nasıl da Sönmek Üzereydi?” başlıklı bir yazısının tercümesini yaptım geçtiğimiz günlerde. Bir iki gün içinde internet ortamlarında erişilebilir durumda olacaktır. Edebi yönünün oldukça gelişkin olduğunu zaten bildiğim bu büyük teorisyen ve siyaset adamının Anton Çehov’a taş çıkartacak durum betimlemelerinde, Dostoyevski’ye yaklaşan kişilik çözümlemelerinde sazı iyice eline aldığı, hem düşüncenin hem de biçimin doruklarında gezindiği bu yazısı yine de şaşırttı beni. Doğrusu bu kadarını da beklemiyormuşum kendisinden.

Plekhanov’un sürekli kendi yokluğuyla tehdit eden hallerini ‘ültimatom’ olarak niteleyen, ültimatomlarının çalışmadığını fark ettiğindeyse muhataplarını övmeye yönelen stratejilere başvurduğunu belirten bir metin… Yoldaşlarına gösterdiği hassasiyetle, insan ilişkilerine verdiği önemle, ne kadar incitilmiş olursa olsun olayları kişisel-bireysel bir perspektiften değil de geniş çeperli bir mücadele perspektifinden değerlendirmesiyle, insanın kendisine çekidüzen vermesi olanağını da yaratan metinlerden bir tanesi…

Uzun bir süre düşünmeme neden oldu; Plekhanov’un stratejilerini nasıl bu kadar berrak ve açık, ama daha da önemlisi bu kadar çabuk görebildiğini sordum kendime. Lenin bu husustaki gücünü ve becerisini değerlendirmelerinde kendisini kayırmaya hiç kalkışmıyor olmasından alıyordu. “Aptal yerine konmuş ve bütünüyle bozguna uğramış olduğumuzu fark ettik, ama yine de konumumuza dair tam bir kavrayış da geliştiremiyorduk” diyor örneğin. Bu, başka pek çok şeyin yanı sıra, büyük bir kişilik olgunluğudur. İnsanın kendisine de başkalarına baktığı mesafeden bakabilmesi olgunluğu…

Yine, Plekhanov’un yaptıkları karşısında duyduğu derin kırgınlığı ve üzüntüyü de saklamıyor Lenin. Öyle şimdilerde, özellikle de lümpen çevrelerde pek yaygın olan “Üzdün!” pespayeliğiyle değil, yani üzüldüğünü beyan etmek yerine gerçekte bu üzüntüye neden olduğu için muhatabını suçlayan retorik bir ayak oyunuyla değil, gerçekten üzülmüş olduğunu ortaya koyarak. Yani üzülmeyi, kırılmayı ya da incinmeyi zayıflıklar olarak görmüyor Lenin. Nietzscheci bir ergen değil sonuçta elbette. Tam bu nedenle, kendi incinmişliğini zayıflık olarak görüp saklamaya kalkışmak yerine, onu ortaya koyup nedenlerini anlamaya çalıştığı için bu kadar berrak düşünebiliyordu:

“Bir ortak editör olmayı reddettiğinde Plekhanov’un o sabah bize açıkça bir tuzak kurmuş olduğunu şimdi anlıyorduk; bilinçli bir satranç hamlesiydi bu; art niyetsiz “güvercinler” için kurulmuş bir kapan.” Öfkesi de buradan yükseliyordu. Yoldaşlar arasında satranç hamleleriyle davranmak kadar bağışlanmaz bir şey olabilir miydi? Bu açıkça birinin arkasından iş çevirmek anlamına gelmiyor muydu? “Daha yaşlı bir yoldaşa duydukları büyük sevgi nedeniyle genç yoldaşlar onun “gözüne girmeye çalışıyorlar” ve o, birdenbire bu sevginin içine bir entrika atmosferi şırıngalayarak onları daha genç kardeşler olarak değil de burunlarından tutularak yönlendirilmesi gereken aptallar olarak, istendiği zaman harekete geçirilecek piyonlar olarak ve daha da kötüsü doğrudan korkutulması ve ezilmesi gereken salak kariyeristler olarak hissetmeye zorluyor!” diyor Lenin.

Bütün bu süreçle başa çıkmak üzere Arsenyev’le sürekli müzakere halinde olmaları, birbirlerinin karar alma yeteneğine ve kararlarına duydukları büyük saygı da oldukça etkileyici. Sürekli bir katma ve katılma hali, en doğrusunu bulma çabası, sorumluluktan kaçmadan ama bir şeyden vazgeçilecekse de her şeyi denedikten sonra vazgeçme iradesi, tutarlılığı… En sonunda hiçbir kararın alınamadığı ‘katılımcı şımarıklıklardan’ bahsetmiyorum; esasını kararın oluşturduğu bir düşünce pratiği içerisinde müzakere edebilmekten, müzakere ediyormuş gibi görünerek bir karardan ve kararın sorumluluğundan kaçmaktan (Plekhanov tam da bu hususlarda, kararın sorumluluğunu üstlenmemek için hep kaçamaklı davranmıyor muydu?) değil, gerçek anlamda bir müzakereden söz ediyorum. Lenin ve yoldaşı Arsenyev, bu konumu ve aralarındaki ilişkiyi kendilerine ve birbirlerine karşı sınırsız bir dürüstlük sergiledikleri için gerçekleştirebilmiş durumdaydılar. İçinde bulundukları durumlara ve kendilerine dair son sözü söyleme arzusu değil, kendilerini gösterme arzusu da değil, durumu belirli bir amaç doğrultusunda en doğru şekilde okuma arzusu duydukları için… Ama bana kalırsa en önemlisi, canları yanıyorsa bunu saklamadıkları için: “Hayatımızın en acı dersini almıştık; keskin bir acılığı olan, acı verecek derecede acımasız olan bir ders. … [Onun hakkında] daha önce yanılmış olduğumuz konusundaki duygumuz, kendi aşağılanmışlığımıza gözlerimizi açanın bizzat kendisi olması gerçeği tarafından yüz misline çıkıyordu.”

İçinde yaşadığımız dünyayı başkalaştırmak gibi bir arzumuz varsa, sanıyorum her şeyden önce onu ve onun içinde yer alan kendimizi olduğumuz gibi görebilme becerisine sahip olmamız gerekiyor. Yoldaşlık da bunu gerektirir sanıyorum.

Yazarın diğer yazıları