‘Leyla rumeta meyê…’

Kürdistan’ın rengin dağlarından koparılarak, eski zamanda orta Anadolu bozkırlarına sürgün edilmiş Kürtlerin soyundandır, Leyla Güven.

Soyu, aidiyeti nedeniyle Türk rejiminin gözünde düşman, ama “delalisi” ve yüce bir değeridir, o.

Nitekim, geçtiğimiz hafta sonu, Avrupa’nın birçok şehrinin sokaklarında, onun adı yankılandı. Kürtler, bir ağızdan onun adını haykırıp eklediler:

“Leyla, rumeta meyê!..”

Kürt halkının temsilci olarak seçtiği Leyla Güven, parlamento yerine mahpus tutuluyordu.

Oysa, Türk anayasasına göre kişiler, haklarındaki suçlama ne olursa olsun, hatta şahitli, ispatlı olarak, ülke hazinesi kasalarını soyan, yoksullara harcanması gereken paraları çalıp evlerinin odalarına istifleyen hırsızlar da olsalar, mahkemece onaylanmış karar olmadıkça dokunulmazdır. Hapsedilemezler.

Nitekim hırsızlık, soygundan takibata uğramış birçok kişi AKP iktidarında seçkinler seçkiniydi. Erdoğan’ın mahkemeye intikal etmiş dosyasında “Akbil kalpazanlığı” bile vardı.

Böyle bir ülke, Türk devleti. Burada, evrenin nizam ve intizamı olan hukuk aramayın. Ona yer yoktu. Kürtler sözkonusu ise eğer, yasalar da yoktu burada. Günün buyurganı, yani diktatör her kimse, onun anlık emirleri Anayasa ve yasa yerine geçerlidir.

Dün öyle, bugün de dümen, değişmezlikle böyleydi.

Bu durumda, Leyla Güven‘in suçu mu?

Kayserili atalarının ruhunu taciz edip sızım sızım sızlatarak, Türk ırkçılığının kanlı doruklarında gezinen son temsilcisi havalarında naralanan eski General Hulusi Akar gibi, bir sivil katliam planlayıcısı değildi, Leyla Güven. Siviller yatağı şehirleri de füze salvosuna tutmadı. Çocuk, bebek, ihtiyar katili değildir.

Ama suçsa eğer, Hulusi Akar’ın saldırdığı, Efrîn’in yasını tutmuş, anasız, babasız kalan bebeklerin ağıdını söylemiştir, Leyla Güven. Başka bir suçu yoktu, onun.

Onun için suçlu bulunmuş, daha seçilmeden emir üzere tutuklanmış, hapse konmuş, mahpus tutularak, halkın seçme iradesi ve onun da seçilme hakkı gasp edilmiştir. Hırsızlar tarafından çalınmış, IŞİD gibi talan edilmiştir.

Ama o, teslim olmamış, Türk ırkçılığıyla savaşımına, hayatıyla meydan okumuştur. Kürt lider Abdullah Öcalan’ın evrensel hukuktan doğan hak ile özgürlüklerini gasp ile onu halkından ayıran, dünyadan bağlantılarını koparan keyfiliğe açlık grevi cevabıyla başkaldırmıştır.

Bu satırları yazdığımda, o açlığın 75. günündeydi. Gidiş ölüme doğruydu. Güçsüz, mecalsiz…

Bu ölüme oturmaydı. O, yatağına uzandığı günkü kararı buydu, onun.

Merhamet nedir bilmeyen, vicdandan habersiz IŞİD soylularından, bir beklentisi yoktu. Onların vicdan menzilleri soykırım, tarihleriyle ölçümlüydü. Dünyaca biliniyordu.

1980’lerde açlık grevine yatan bazı Kürtlere zorla peksimet yutturularak, ölümlerini çabuklaştıranlar soyundandı, bunlar.

Türk solcularının başlattığı açlık grevini  bitirmek için, Aralık 2000’de, hapishanelere aynı anda tanklarla hücum ettiler. Zehirli gazlar, alev makinaları ile dört duvar arasında mahpus insanları zehirli gazlarla katlettiler, alev makineleriyle diri diri yaktılar. Tastamam 126 kişiyi katlettiler.

Dünya açlık grevleri tarihinde, benzer başka bir kanlı sayfa yoktu. Dünya soykırım sıralamasında baş sıralarda olan Türk devleti, açlık grevlerini kanlı biçim sonlandırmanın da unutulmaz birincisi olmuştu.

Yok etme ve işgale romantik isimler bulma mucidi, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, bu katliama “hayata dönüş” adını veriyor, hapishanelerden sorumlu Adalet Bakanı hukuk Prof’u titrli Hikmet Sami Türk de, ordu ve polislerin başarını kutluyor, katliamlar tarihine “şanlı bir sayfa” ekliyordu.

IŞİD’in mahdumları, yamyam tamtamları eşliğinde sevinç tepinmesine geçmek için, Leyla’nın ölümünü bekliyorlar.

Leyla, ölmemeli…

Yazarın diğer yazıları