Mağlup olana yeniden mağlup olunmamalı!

Türkiye Rusya ilişkileri ilginç bir seyir aldı; öyleki daha bir kaç ay önce neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki ülke şimdilerde bir dargın bir barışık ilişkiler yaşıyorlar.  

10 Mart’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Putin muazzam provokatif, neredeyse Rusya ile NATO’yu sıcak bir çatışmanın eşiğine getirecek uçak düşürme olayından sonra dördüncü kez bir araya gelmiş olacaklar. 

Her iki taraf görüşmenin gündeminin başta Türk Akım ve Akkuyu Nükleer Santrali olduğunu duyurdular. Ancak Türkiye tarafının görüşmeyi daha şimdiden Suriye ve Kürtler merkezli sürdürmek; Kürt karşıtlığını masada bir koz olarak kullanmak isteyeceğini şimdiden ön görebiliriz.

Soğuk savaş sonrası Türk/Rus ilişkileri çok ilginç bir seyir izledi. Türkiye daha en baştan ABD ve diğer Batılı ülkelerle birlikte Sovyetler Birliği sonrası özellikle Orta Asya Türki Cumhuriyetlerde anti Rus faaliyetler içerisinde oldu.

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in „Adriyatikten Çin seddine“ ifadesi aslında Türkiye’nin Rus karşıtlığını ifade eder. Sonrasında olup bitenler de Rus karşıtlığını doğrular nitelikte bir gelişme gösterdi.

1991 sonrası Türkiye ABD ile eşgüdüm halinde Hazar petrol ve gazını Türkiye üzerinden dünya pazarlarına aktarma çabalarını hızlandırdı. Ancak Türkiye ve ABD’nin bütün çabalarına rağmen eski Türki Cumhuriyetlerinden Rusya’yı dışlama siyaseti başarılı olamadı. Böylece Türkiye enerji satrancında Rusya karşısında ilk yenilgisini de almış oluyordu.

Orta Asya ülkeleri Türkiye’den çok Rusya ile çalışma eğiliminde oldular. Türkiye bütün gayretlerine rağmen bu bölgede başarılı olamadı. Türkiye sadece Azerbeycan’dan gelen boru hatları dışında Orta Asya doğal gaz ve petrollerinin Türkiye üzerinden dünya pazarlarına aktarılması siyasetini hayata geçiremedi. Halbuki aynı dönemde Rusya daha önceden kalan enerji alt yapısının verdiği olanaklarla Orta Asya’da etkili olmayı başarmıştır.

Türk/Rus ilişkileri tarihin hiç bir döneminde asıl olarak güven üzerinden yürümemiştir; bundan sonra da aslı unsur güven olmayacaktır. Kimi zaman ilişkiler düzelmiş gibi olsada bir dönem sonra her şey bir kez daha derin güvensizlik uçurumuna yuvarlanır.

Arap baharı ile başlayan birçok ülkeyi kasıp kavurduktan sonra Suriye’de son bulmuş gibi gözüken: sözde kendiliğinden aslında kısmi olarak kontrollü gelişen süreçin en önemli hedeflerinden birisi Rusya’nın enerji denkleminin dışına itilmesiydi. 

Başlangıçta sanki bu olacakmış gibi gözüküyordu; Kuzey Afrika’da enerji bölgelerindeki mukavemet bir bir kırıldıktan sonra sıra Suriye’ye geldi. Daha öncesinde Rus çıkarları dolaylı olarak tehdit edilirken; Suriye’de tehdit Rusya açısından daha dogrudan hale gelmişti.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Rusya’nın elinde iki önemli silahı kalmıştı; bunlardan ilki Nükleer Güç olma, diğeri ise geniş enerji kaynaklarına sahip olma. Putin ve arkadaşları bu iki şeyi etkili kullanarak yeniden dünya siyasetinde etkili olmaya çalıştılar.

Rusya’da kamu gelirlerinin neredeyse yarısı Gasprom üzerinden elde edilmektedir; bu yolla Rusya hem ülke içi sosyal dengeleri düzenlemekte; hem de kimi süspansiyonları buradan elde ettiği gelirle finanse edebilmektedir.

Dolayısıyla Rusya için Enerji piyasalarında ve enerji hatlarının geçiş güzergahlarında söz sahibi olabilme hayati önemdedir. Rusya açısından sadece kendi ülkesinde doğal gaz ve petrol rezervlerinin olmasının fazla bir önemi yoktur; Rusya, aynı zamanda enerji geçiş hatlarında da söz sahibi olaması gerektiğini bilir. 

Suriye’de başta Türkiye olmak üzere Esad karşıtı koalisyon aslında kuvvetli bir Rus karşıtlığı ile de IŞİD’i desteklediler. Eğer gerçekten Esad düşürülebilseydi ve Rusya bunu sadece dışarıdan izleyen konumda kalsaydı, bugün Rusya ve Putin büyük ölçüde başta enerji olmak üzere dünya siyasetinin dışına itilmiş olacaklardı.

Son anda sahaya bizzat inen Rusya; hem Türkiye karşında ikinci galibiyetini almış oldu; hem de bölge ve dünya siyasetinde Sovyet sonrası dönemde ilk güçlü çıkışını yapmış oldu.

10 Mart Putin/Erdoğan buluşması; iki liderin rutin bir buluşması değil; savaşmış iki ülkenin savaş sonrası bir araya gelmesidir. Tıpkı diğer savaşlarda olduğu gibi bu savaşta da savaşın galibi mağlup olana kendi koşullarını dikte edecektir.  

Kürtler açısından tarih tekerrür etmemelidir; tıpkı bu yüz yılın başında olduğu gibi mağlup olana çeşitli entrikalarla yeniden mağlup olmamalıdırlar. Kürtler Ruslarla birlikte bu savaşın galibidirler ve uluslararası ilişkilerini bu bilinçle sürdürmelidirler.

Yazarın diğer yazıları