Mahalle konfederasyonları

İki üç haftadır “mahalle yaşam evleri” tanımıyla sanat alanındaki inşanın halkın içinden, yaşamın içinden örülmesi ile ilgili birtakım öneriler tartışmaya çalışıyorum. Sanat inşasını yanı sanat eğitimini, sanatsal üretimi ve sanatsal ürünlerin paylaşımını halkın diğer ihtiyaçlarının üstünde yahut dışında tutmadan, ama sanatın da sağlık, eğitim, barınma, beslenme, güvenlik ihtiyaçları kadar toplumun temel ihtiyaçlarından biri olduğunu gözeten bir yaklaşım içerisinde olmak kurulacak yeni yaşamın temel yaklaşımıdır.

Nitekim Özgürlük Hareketi için sanatın ifade ettiği anlam ve durduğu yer hep bu olagelmiştir. Fakat pratik alanda ne yazık ki bu durumun çok farklı örnekleriyle karşı karşıyayız. Üç tip sapma biçimi sanat alanındaki temel pratiği oluşturmaktadır. İlki sanatın gereksiz olduğu, halkın sağlık, barınma, beslenme gibi bu kadar yakıcı sorunlarının olduğu koşullarda sanat için harcanan emek, zaman ve maddi değerin israf ve lüks olarak ve sanatı daha çok bir eğlenme aracı olarak gören yaklaşmıdır. Bu yaklaşım daha çok geniş halk kitlelerine ait bir yaklaşım olmakla beraber, sanatın halkın içinden, yaşamın içinden inşa edilmemesinden alır kaynağını. Legal siyaset alanı da çoğu zaman sanatı ve sanatçıyı ciddiye almayan yaklaşımlarıyla bu eğilimi beslemiştir. Bir diğer yaklaşım, sanatın ideolojik paradigmal öncülüğünü göremeyen ve bu yüzden de sanatı araçsallaştıran, onu bir propaganda aracı olarak gören sığ yaklaşımdır. Bu en temelde Kürt sanatçıların böyle bir beklentisi olan siyaset alanı ile kurdukları sanata dair pragmatik bağla ilgilidir.

Ve ne yazık ki Kürt sanatının üretimlerinin büyük bir bölümünü topluma ideolojik öncülük yapacak derinlikli estetik bir yaklaşıma sahip üretimlerden ziyade bu kuru ajitatif üretimler oluşturmaktadır. Diğer yaklaşım ise sanatı ve sanatçıyı toplumun üstünde yukarıda gören elitist yaklaşımdır. Bu yaklaşım da sanatı bir orta sınıf uğraşısı olarak inşa eden, sanat eğitimini, sanatsal üretim ve paylaşım alanlarını kültür sanat merkezleri, kongre merkezi gibi kentin merkezi yerlerindeki devasa binalara hapseden ve kaynağını devletçi hegemonik akıldan alan yaklaşımdır. Bu yaklaşım özellikle belediyelerin kazanılması sonrasında elde edilen olanaklardan sonra yaygın olarak ortaya çıkmış bir yaklaşımdır. Devlete ait belediye kurumlarını devralırken kent yönetimi anlamında ne kadar devletçi eğilim ve kurumsallaşma varken bunlarla mücadele edilip halkçı bir yönetim kurulamamışsa sanat alanında da bu eğilim belediyelerdeki iktidar süresi uzadıkça kendini daha da güçlü hissettirir hale gelmiştir. Yönetim yeri olarak devasa belediye binaları inşa etmeye girişen akıl elbette ki buna paralel olarak da devasa sanat binaları inşa etmekten geri durmamıştır.

İşte tüm bu olan bitenler karşısında elbette ki kentin en küçük toplumsal yönetim birimi olarak mahaller ve “mahalle yaşam evleri” çok önem arz ediyor. Çünkü bu mahalle yaşam evleri halkın yaşamsal ihtiyaçlarını kategorilere ayırmadan, birini ötekinden daha önemli kılmadan sanatı, siyaseti, yönetimi, ekonomiyi, sağlığı birbirinin içinde birbiriyle ilişkili olarak örgütleyen yerler olarak kendini var edecektir. Yani mahalle yaşam evleri o mahallenin belediyesi, yönetimidir de aynı zamanda. Bu mahalle kent merkezindeki devasa belediye binasından değil bu mahalledeki yaşam evinden idare edilecek, yönetilecektir. Kentin her mahallesinde mahallenin bütün bu ihtiyaçlarını planlayan, örgütleyen, yöneten demokratik bir iradenin teşekkülü halkın pek çok ihtiyacının rahatlıkla karşılanmasını sağlayacağı gibi merkeziyetçiliği ve devletçiliği de alabildiğine sınırlayacaktır.

Bir kenti, mahalleler konfederasyonuna dönüştürmek ve kenti yönetmek anlayışını merkezden değil mahallelerden örmek ve bu mahalleler arasında konfederal bir ilişki ve yönetim ağı kurmaktan başka her yaklaşım, her örgütlenme biçimi devletçi zihniyeti, devletçi ekonomiyi, devletçi sanatı geliştirmekten başka bir şeye hizmet etmeyecektir. Sanatçılar, siyasetin, ekonominin, sağlığın, güvenliğin üretim ve planlamasından ne kadar uzak üretirlerse sanatlarını bilmeliler ki sanatsal üretimleri de o kadar halktan uzak o kadar devlete yakın bir var edecektir kendini. Bir sanatçı yaşadığı kentte sadece sanatsal üretimlerde bulunmaktan sorumlu değildir. Devasa belediye yönetim binaları, devletçi aklın ürünü devasa peyzaj parkları, içine girdiğinde kaybolacağın sanat merkezleri inşa edilirken yani devletçi kafa, devletçi zihniyet, halkın olması gereken belediyeler eliyle yeniden üretilirken, kenti hapishanelere çeviren imar planları hayata geçirilirken itirazı, karşı duruşu olmayan sanatçı, istediği kadar kendini özgürlük hareketinin sanatçısı olarak tanımlasın, sanatsal varoluşu devleti yeniden üretmekten başka hiçbir şeye yaramayacaktır.

Ve bütün bu yanlışların ötesinde daha da vahim olanı bu yanlışları tartışacak ve yeni önerilerde bulunulacak bir mekanizmanın işlemiyor olmasıdır. Devletçi kafa güçlendikçe bu mekanizmalar da itibarsızlaşmış, formaliteye dönüşmüş, içi boşaltılıp işlevsizleştirilmiştir.

Yazarın diğer yazıları