Marksizm, modernite ve özgürlük

“Önceden çizilen yollarda yürüyenler, o yolların vardığı köy ve kentlere ulaşmaktan başka bir yere varamazlar. Bilimsel sosyalizm de dâhil, sistem karşıtlarının başına gelen de budur.” 

(A. Öcalan)

Modernizmin sorunu: “Nasıl Özgürleşmeli ve Nasıl Yaşamalı?” Değil “Nasıl Yönetmeli?”

Marksizmin özgürlük felsefesi aydınlanma paradigmasından etkilenmiştir. Aydınlanma döneminde özgürlük üzerine ne tür tartışmalar yürütülmüştü? Her şeyden önce dinin sınırlayıcı etkilerinden kurtulmak en büyük özgürlük olarak algılanmış, aklın din dogmasından kurtarılması felsefenin en büyük uğraş alanı olmuştu. 

Bu yöntemin özellikle bilim alanında sağladığı gelişmeler inkâr edilemez fakat bir dogmadan kurtulurken başka bir dogma havuzuna düşüldüğünün farkına varılmıyordu. Düşüncede özgürleşme sağlanmıştı, sıra işçi sınıfının özgürleşmesine gelmişti! Bu nedenle “özgürlük” felsefenin temel sorunu yapılmamıştı. 

T. Hobbes’la başlayan modern felsefenin temel sorusu “nasıl yönetmeli?” idi. Marksist politika “insanın insan üzerindeki tahakkümüne son vermek” üzerinde odaklandığı halde felsefesinde özgürlük kavramı gerekli karşılığı bulmamıştı. 

Sınıf çelişkilerine o kadar çok yoğunlaşılınca, en özgür olduğu düşünüldüğü anda bile toplumun ve onu şekillendiren sistemlerin özgürlük karşıtlığını doğurabileceği ve iktidarın nasıl içselleşeceği görülmemiştir. Bu nedenle reel sosyalizm pratiğinde devlet-demokrasi ve toplum-birey çelişkisi çözümünü bulmamıştır.

Devlet-demokrasi çelişkisine en fazla Lenin kafa yorduğu halde çözümünü bulamamıştır. Anarşizmin devlet konusundaki teorileri daha haklı çıkmıştır. Demokrasi konusunda ise anarşizm de sınıfta kalmış; devlet ve demokrasiyi birbirinden ayıramamışlardır.

Toplum ve birey çelişkisine reel sosyalist pratikte yanıt aramak zahmetine ise pek girilmemiş, firavun sosyalizmiyle bu tutum kanıtlanmıştır. Anarşizm ise son tahlilde bireyciliği göklere çıkararak liberalizmi soldan desteklemiştir.

Marksizmin moderniteyle imtihanı

Marksizmin temel kaynakları, öncelikle ekonomizme, Fransız tipi devrimci savaşa ve adına “zorunlu kötülük” dedikleri devlet aygıtına dayanmaya yol açmış ve bu şekilde kurtuluşun (exodus) gerçekleşebileceği teorisini doğurmuştur. Marksizmin bu çerçevenin dışına çıkmaması, aynı kültürel havuzdan beslenmeleri nedeniyledir.

Marks’ta uygarlık ya da modernizm tanımı ya da eleştirisi dar ve biraz da belirsizdir. Aydınlanmanın birçok düşünürü gibi Marks da modernizmi 1642-49 İngiliz devrimi ve 1648 Westphalia Anlaşmasıyla başlatır. Krallık yetkilerinin paylaşılması, parlamento kuruluşu ve ulus-devletleri esas alan yeni bir uluslararası sistemin kuruluşu modernite çağının başlangıcı sayılıyor ve bu evre içinden doğacak sosyalizmle komünizme doğru gidecek sürecin de başladığı varsayılıyordu. Yani aslında tarihsel materyalizm uyarınca kapitalist uygarlık ya da modernite ilerici sayılıyordu.

İlk çağ materyalist filozoflarından, Atom’un ilk teorisyeni sayılan Leukippos, onun öğrencisi olan Demokritos, ardıllarının zirvesi-ahlak felsefesinin hocası Epikuros; Aydınlanma çağında ise Spinoza Marks’ın etkilendiği filozoflar olmuş; bunların görüşlerini sentezleyerek Parmanides ve Platon’dan Kant ve Hegel’e dek tüm idealist düşünür ve “egemen sınıf teorilerinin” karşısında anti-tez oluşturmak istemiştir. 

Tüm iyi niyetine rağmen Vulger materyalizmin karabulutu üzerinden eksik olmamış, Aydınlanmacılığın “kazanımlarına” sahip çıkarken toplum, kültür, din; sınıf, devlet, iktidar olgularına yaklaşımı kapitalist modernitenin sol versiyonu düzeyinde kalmayı aşamamıştır. 

Marksizmin uygarlığa getirdiği eleştirilerin zirvesi kapitalizm değerlendirmeleridir ve bu bile kaçınılmaz, zorunlu ve hatta proletaryayı tetiklediği için de insanlık tarihinde ileri bir aşama olarak sunulmuştur. “Fabrika” ve “işçi mücadelesi” ilişkisi nedeniyle endüstriyalizme karşı da tavır alınmamış, aksine ilerici rol atfedilerek vahim bir hataya düşülmüştür. Üçüncü büyük hata ise genelde devlete, özelde ulus-devlete tavır alınmaması, konfederalizm gibi alternatiflerin düşünülmemesidir. 

Kapitalizme ve burjuva egemenliğine karşı sonuna dek karşı çıkıldığı ve yabancılaşma kavramı üzerinde durulduğu halde tüm analizlerin temeline emek-değer teorisinin yerleştirilmesi kapitalizmin insan ve toplumunun manevi dünyasında ve doğada yarattığı tahribatların derinliğine çözümlenmesini engellemiştir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın emeğin değerinin maddiyatla ölçülemeyeceğini vurgulaması yaklaşım farkını apaçık gözler önüne sermektedir. Bu yaklaşımla bağlantılı olarak kapitalizmin en temel iki ayağı olan endüstriyalizme ve ulus-devlete karşı çıkılmamıştır; bu anlayışın pratik politikadaki karşılığı da modernite sınırlarını aşmayan reel sosyalizm uygulamaları olmuştur.

Marksizm Ekim Devrimi’yle birlikte pratik olarak Leninizme dönüşmüştür. Ancak Lenin’in tüm çekincelerine, itirazlarına ve politik dehasına rağmen Marksizmin özgün bir uygulayıcısı olmaktan kurtulamaması yine modern düşüncenin gücüyle bağlantılıdır. O da “Devlet ve Devrim” kitabında ünlü “Nisan Tezlerinde” devlet ve demokrasi sorunsalını tartışmış, aşmak istemiş ama ne ömrü buna vefa etmiş ne de anarşist Kropotkin’in itirazlarına yetkince anlam verebilmiştir. Sonuçta gerçekleşen pratik politikada sol Hegelcilik, ulus devletçilik olmuştur. Çin vd. deneyimler de benzer sonuçlar doğurmaktan öteye geçmemiştir.

Demokratik Modernite’de 

süren Marksizm mirası

Kesinlikle ezilenlerin, direnenlerin ideolojisi olduğu halde Marksizm’in uygarlık değerlendirmelerinde ilkel, barbar gibi kavramlara yüklenen anlamların burjuva egemen anlayıştan farklı olmaması tekli uygarlık (modernite) anlayışından kaynaklanmıştır.

Devletli uygarlık karşısında ondan daha eski kökleri olan demokratik uygarlığın tarihte ana nehir olduğunu görmemişlerdir. Bu yüzden sınıflı topluma geçişi bir zorunluluk olarak ele almışlardır. Oysa toplum salt sınıflardan oluşmaz. Sınıflı toplum tarihi, tarihin sadece bir boyutunu anlatmaktadır, tümü değildir. Ayrıca tek uygarlık içinde iki sınıfın çatışması biçimindeki tanımlamalar kapitalist uygarlığı tek hakikat haline getirmektedir. Böylece tarihe egemenlerin bakışıyla karışık halde yaklaşılmıştır. Demokratik uygarlık tarihi esasen direnenlerin tarihidir. Bu tarihin egemenlerle alakası yoktur, onların hiç olmadığı zamanlardan başlayıp onlarla mücadele halinde günümüze dek gelen bir tarihtir. Fakat egemenlik sistemlerine direnenler kendi alternatif sistemlerini geliştirmediklerinden toplumsal tarihin gücünü bugüne dek tam anlamıyla arkalarına almamışlardı. Bilgi, tarih, toplum, her şey parçalanmış ve karşıt sistemle karışık hale gelmişti.

Entelektüel dünyanın yaşadığı moral kriz de bu gelişmelerle yani Immanuel Wallerstein’ın dediği gibi “kapitalizmin şerbetini içmekle” bağlantılı olmuştur.

Yaşama kasteden zulüm düzeni karşısında Nietzsche Tanrı’nın, Adorno ise insanın öldüğünü ilan ediyordu. Bir anlamda, çaresiz kalan aklın ve vicdanın ölümüydü söz konusu olan. Adorno “yanlış hayat doğru yaşanmaz” diyerek büyük çelişkiler karşısındaki çaresizliğini çok çarpıcı anlatmıştı.

Şair Nilgün Marmara ise intihar ettiğinde geride bıraktığı notta “yaşamın neresinden dönülürse kardır!” diye yazmıştı. Kimisi eleştirdi, kimisi imrendi ama aslında Adorno ile aynı kaderi paylaşıyordu: Çaresizlik!

Yaşam karşısında çözümsüz kalmak o şerbeti içmiş tüm entellektüellerin ve sanatçıların ortak trajedisi oluyordu. 20. yüzyılı “depresyon çağı” olarak tanımlayanlar haksız sayılmaz; 21. yüzyılın “şizofreni” çağı olduğunu iddia edenler de haksız sayılmazlar fakat depresyonu da şizofreniyi de yaratan kapitalizmin kendisi olduğuna göre koca iki yüz yılı kapitalizme mal etmek büyük haksızlık olur. O halde mesele nedir? Dünya çapında iki büyük savaş yaşanmış olması ilk akla gelen gerekçe gibi görünüyor ama daha derinlerde yatan nedenler vardı ki bunlar günümüzü de şekillendirmişlerdir. 

Dünyanın bilinmesinin antik çağlara dek giden bir geçmişi olsa da sanayi devrimine dek dünyanın bilinmezleri çok fazlaydı. Bilgi ve iletişim hızla geliştiği halde dünyanın sınıflara bölünmüş “yaşanılamaz” hali büyük bir çelişki oluşturuyordu. Bunalımların esas sebebi buydu. Bunalımları aşmak adına “kutsallar” üretildi ve herkes bunlara sarıldı. Fakat sadece korkularını bastırdılar. Sarıldıkları şey aslında gemide usta bir kaptanın bulunduğu hissinin yarattığı güvendi. Bu güvenin sahte olduğunu bilenlerin arayışı vardı ama tam bir sonuca gidememenin derin hüsranıyla karşılaştıkça “depresyonlar” intiharlara davetiye çıkarmaya başladı.

Sürü halinde okyanusa dalıp intihar eden kuşların varlığı biliniyor. Uzun araştırmalar sonunda okyanusun o noktasındaki derinliklerde kuşların anayurdu olan bir adanın yattığı öğrenildi. Ölüm pahasına anayurda dönüş ne demektir? Kuşların sezgisi onları anayurda yönlendirirken belki öleceklerini bilmiyorlardır, amaçları intihar değildir. Fakat insanlar bir gerçeğin peşine düştüklerinde sonunda ölüm olabileceğini bile bile yürürler. Çarmıhlara gerilen ve yakılan hakikat savaşçıları gibi…

Kuşlar sezgiyle, insanlar toplumsal akıl yoluyla “gerçeklerin kaybedildiği yerde aranması” gerektiğini öğrendiler. Yaşam nerede kaybedildi, nerede yaşanılamaz hale geldi? Nice dinler, nice felsefeler insanlığın sorunlarına çözüm aradı ama tam bir sonuca ulaşamadı. Çünkü insanlığın anayurdu keşfedilmemişti de ondan!

İlk alet kullanımı, ilk sözcüklerin dile gelişi, ilk yerleşik yaşam ve ilk tarımla başlayan nice ilklerin yurdu olan Kürdistan ülkesi sömürge altında olmasa belki de yüz yıl önce insanlık aradığını bulacaktı. Ne var ki ancak Özgürlük Hareketi direnişi sayesinde bölgenin ve insanlığın hakikatleri gün yüzüne çıkmaktadır. Bu uğurda Fernand Braudel, Gordon Childe, Michel Foucault, Murray Bookchin gibi filozofların çabaları bir hayli ön açıcı olmuş, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum paradigmasıyla da bir sisteme kavuşmuştur. Çözüm konusunda aydınlanmak moral değerleri de yeniden canlandırmıştır. Bu nedenle çağımızı hakikat çağı ve moral çağı olarak adlandırabiliriz. Belki yavaş ama her an herkesin etkide bulunarak moment kazandırdığı bir özgürlük yürüyüşü çağı…

“Kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler konferansı” (Şubat 2012-Hamburg) düzenleyicilerinden Hawin Güneşer’in, konferans sembolüne (Triskele-Neolitik kayalara kazınmış üçlü spiral) dayanarak ifade ettiği gibi “Düz bir ilerleme yoktur; çözüme giden yol basit değildir; bir arayış ve dışarıya doğru yavaş bir hareket!” Süreç böyle ilerliyor…

Marksizm’in sınırlarına dair eleştiriler özgürleşme sürecine ivme kazandırıyorken kapitalizme en akılcıl darbeleri vuruyor!

Marksizme saldırırken kendini özgürlükçü ilan eden kapitalizm ve liberalizmin zerrece bir haklılık payı yoktur. 

Marksizm eleştirileri onun düşmanlarına bir pay çıkarmaz, aksine onlarla daha güçlü mücadele etmenin ve kalıcı sonuçlar almanın gerekçesidir. Bunun dışındaki tutumlar karalama amacını taşırlar. Bu karalamaların beyhude olduğunu gösteren en temel yaklaşımı Kürt Halk Önderliği ortaya koymuştur. Sonuçta Demokratik Modernite paradigması Marksizmi kendi mirası olarak kabul etmektedir. Zamanında moderniteyi çözümlememek bir eksiklik olsa da bugün giderilmiştir; Marksizm açısından süreklilik toplumsal mücadeleler sayesinde mümkün olmuş ve demokratik sosyalizm anlayışına ulaşıldığı için mirası günümüz koşullarında canlandırılmıştır. Bu anlamda Marksizm moderniteye yenilmiş değil, tam tersine, günümüzdeki toplumsal kurtuluş mücadelelerinde, değişen-dönüşen zaman-mekân koşullarında, yeni paradigmayla ve yeni bir moralle devrimci mirasını sürdürmektedi

Yazarın diğer yazıları