‘Mele’ler ve İstanbul Kürtleri

Bugün Türk ırkçılığı ve Pontuslu Helenlilerin soykırımını yazacaktım. Fakat, Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’ün, AKP fırıldakçılığının İstanbul Kürtlerine ilişkin yeni atağını anlatan yazısını okuyunca, niyet ve tasarım tepe taklak oldu.

AKP, seçim yenilgisinden sonra, Kürtlere ilişkin olarak ağız değiştirmiş, “terörist“ teranesini kırp kesmiş, hatta “din kardeşi“ demeye başlamışlardı.

Şimdi Kürtleri kazanmak için, dalkavuğun  kuyruk sallayıp soytarılaşma zamanıydı. Çünkü, barbarlık süreci, sonuç vermemişti. Planladıkları gibi, terör devleti çarkıyla Kürtleri yenip teslim alamamışlardı.

Onun için, şimdi yalanıp yakalanma zamanıydı. Bu amaçla terörist kavramını yerden yalayıp yuttular. Kürtlere gülücükler dağıtıyorlar. Hatta, yıllar sonra Kürt çoğunluğunun Müslüman olduğunu bile hatırladılar. Kendilerine de Müslümanlık gömleği biçip “biz din kardeşiyiz“ demeye başladılar.

Bu AKP’nin soytarılaşma sürecidir. Bir oy uğruna yerlerde sürünme dönemi…

Hatta, “din kardeşi“ olduklarını gösterip Kürtleri kandırma umuduyla, yüzlerce devlet memuru imamı seferber ettiler. Onları, gerekirse oy satın almaları için, para ile de donatarak, “Kürt mele“ kılığında, İstanbul’a saldılar. Saygı Öztürk’ün yazdığı buydu.

Oysa bilmedikleri bir şey vardı: AKP “mele“leri, Kürtler için, din adamı değildi. Onlar Allah’a hizmet yolunda değil, maaş için, her gelene eğilen personeldi. İşe alan, terfi ettiren efendisinin eline bakan, önünde bel kırıp baş eğen…

Böylesi tipten mele çıkmaz. Efendisine hizmet veren uşak çıkar sadece.

Halbuki Kürtlerde “Mele“, para karşılığında değil, sevabına cemaate namaz kıldıran kişidir. Paralı Türk imamlarının kıldırdığı namazın nafile olduğunu bildikleri için, Türk camilerini boykot etmiş, Kürtler.

 Kürtler ayrıca, din memurlarıyla dolandırılamayacak kadar tecrübelidir. Katillerine hayran olmadıkları gibi, Münafıka verilecek destekleri de yoktur.

İstanbul Kürtleri deseniz, onlar zaten feleğin çemberinden geçmiş insanlardır.

1990’lı yıllardı. Türk ordusu, işgalci güç olarak, yeniden Kürdistan’a yayılıyor, “Türk medeniyetini yayma“ adına köyleri ateşe verip, cinayetler işleye işleye ilerliyordu. Bir yandan da, Recep Erdoğan’ın geçtiğimiz Mart ayı boyunca miting alanlarına seğirte seğirte koparmadığı haykırışın aynısı ile çaresizlikten birbirine sokulup titreşen Kürt köylülere, “defolun, gidin“ diyorlardı.

Tertele zamanıydı. Köylüler, namluların tehdidi altında yollardaydı. Nehir ve denizleri aşabilenler Avrupa’ya, dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Sınırları aşmayı göze alamayanlar ise “Türk eller“ine dağıldılar.

Ama vardıkları her noktada düşman muamelesi görüyorlardı. Aşağılamanın en hafif deyimi “terörist“ sözüydü. Yer yer, sopanın ucuyla itilip kakılarak, şehir ve kasaba sınırlarından gerisin geri püskürtülüyorlardı. Kırlarda çadır açmalarına bile izin vermiyorlardı. Girebildikleri şehir veya kasabalarda, kiralık barınak bulamıyorlardı. Kimse ev, fırıncılar ekmek vermiyorlardı. Ölülere mezar yeri…

İstanbul polisi ve belediye zabıtası ise Kürt avındaydı. Devlete göre onlar teröristti. Medya aldığı emir ile sokaklarda kağıt mendil satan çocuklar ve tezgahını sürükleyen işportacıları kaleme doluyor polis ve belediye personeli de av kovalıyordu.

Türk Recep Erdoğan‘ın, Belediye Başkanlığı döneminde de bunlar yaşandı. Oysa Recep “pek Müslüman“dı. O Müslüman Kardeşlerin Afganistan önderlerinden Hikmetyar’ın dizi dibinden geliyor ve Bosna Müslümanlarıyla, Filistin’e yardım konvoyları düzenliyordu.

Oysa, zalimin zulmüne uğramış Kürt çoğunluğu da Müslümandı. Ama Bosna, Filistin kişiliğinde Müslümanlık göstersine çıkan Erdoğan, Kürtler karşısında ırkçıydı. İstanbul sokaklarında sokak satıcısı avı düzenliyordu. Halbuki kendisi de eski bir işportacıydı…

Onu daha sonra, Başbakanlık koltuğunda gördük. Kürt düşmanıydı. Cumhurbaşkanlığında ise Allah’ın “çokluğa ve renkliliğe saygı“ emrini inkardan gelendi. O artık ırkçı tapınmayı sembolize eden bir “tekçi”iydi. “Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet“ diyordu.

“Hikmetinden sual olunmayan“ bir diktatör olarak, Kürtleri kandıramayacağını anlayınca, kurduğu pazarlık masasını tek bir sözle devirmiş, yer yüzündeki tekmil Kürtlere savaş açmıştı. Ama içerde kırım, kan ve yıkımın sesiyle yürümesi için bahane gerekiyordu. Aradığı bahaneyi, şehir savunmalarına hazırlanan çocuk ve gençlerin barikatlarında buldu. Kuşatmadan sonra, 2015 yılı sonbaharında taarruza geçti.

Amed’in kalbi olan 7000 bin yıllık Sur, ötede Şırnak şehri yıkıldı. Cizre, Nusaybin, Silopi, Yüksekova, İdil harabeye çevrildi. Bütün ısrarlara rağmen, çoğu öğrenci olan çocuk ve gençlerin şehirleri terk etmelerine izin vermedi. Çünkü, onun amacı kırımdı. Teslim olanlar da katledildi. Kimileri diri diri yakıldı. Toplam 1500 insan katledildi. Analar, hala kayıp çocuklarından parçacıklar arıyorlar.

Öte yandan zindanlar, ağzına kadar Kürtlerle doldu. Ve Recep, parayla kiralanmış din memurlarıyla, Müslüman kisvesinde kapı kapı dolaşıp Kürtlerden oy dileniyor.

Hadi oradan zalim! Şimdi de, Kürtlerin sana “defol“ deme zamanıdır, anlandın mı?

Yazarın diğer yazıları