Merkel-Erdoğan aşkı ne zaman bitecek?

Kürt kimliğini ve kültürünü savunmak ve Erdoğan yönetimindeki Türk faşizmini eleştirmek günümüzde sadece iki ülkede yasaktır: Türkiye’de ve Federal Almanya’da.

Mehmet Demir, Ali Özel, Bedrettin Kavak, Ahmet Çelik, Muhlis Kaya, Ali Doğan, Mustafa Çelik ve Kenan Baştuğ Almanya’da gözaltına alınarak tutuklanan Kürt siyasetçi ve aydınların sadece bilinenleri.

3 Haziran günü, Danimarka’daki Roj TV davasından yargılanan Hasan Tutar, berat kararı ile sonuçlanan duruşmanın çıkışında, Danimarka polisi tarafından gözaltına alındı. Gözaltı kararı Alman polisinin arama kararına dayanıyordu. Oysa Hasan Tutar Almanya oturumluydu. Kürt-Êzîdî toplumunun tanınmış isimlerinden biriydi. Danimarka’ya sadece bu dava nedeniyle gitmişti. Evi, ikametgahı belliydi, neredeyse her hafta resmi kurumlarda bir işlem yapıyordu. O halde Alman mahkemeleri ve polisi neden kendi yapabilecekler bir işi Danimarka polisine havale etti?

Bu insanlar, Türkiye’de devletin baskı ve şiddetine maruz kaldıktan, her biri değişik şekillerde bedel ödedikten sonra Avrupa’ya çıkmak zorunda kalan saygın ve tanınmış aydınlardır. Avrupa’da da Türk elçiliklerinin takibi ve konsolosluklara bağlı sivil çetelerin baskı ve tehditleri altında bir yaşam sürdürüyorlar. Hepsinin ortak özelliği Türk devletinin dayatmalarını reddetmeleri, inkar ve asimilasyona karşı, Kürt kimliğini, kültürünü savunmaları. 

Alman polisi ve savcılarının bir başka hedefi Türk sosyalistleri ve devrimcileri. Geçen Cuma günü Münih’te toplu bir dava vardı. Bu davada Müslüm Elma, Seyit Ali Uğur, Haydar Bern, Erhan Aktürk, Musa Demir, Banu Büyükavcı, Sinan Aydın, Sami Solmaz, Mehmet Yeşilçalı ve Deniz Pektaş yargılanıyor. Almanya’da suçladıkları somut bir eylem veya suç söz konusu değil. 

Bu insanlar Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) üye ve yöneticisi. Bu tutsaklar Türkiye’deki faşizme ve diktatörlüğe karşı mücadele etmiş, bir kısmı hapis yatmış; devletin ve resmi güçlerin hedefi haline gelerek yurt dışına çıkmak zorunda kalan insanlar. Almanya veya diğer Avrupa devletleri onlara siyasi sığınma hakkını da zaten siyasi kimliklerini bilerek vermiş. 

Bu tutsaklara yönelik cezaevi uygulamaları ve mahkemedeki kelepçe ve zincir uygulamaları tıpa tıp Türkiye’deki faşist yönetim uygulamalarına benziyor.

Kürt siyasetçilerin de Türkiyeli sosyalistlerin de Avrupa devletleri nezdinde ve Almanya’da hukuk dışı, yasa dışı, anti demokratik hiçbir eylemi ve faaliyeti söz konusu değil. Almanya’da kamu düzenini bozan, bireylerin yaşamını ve özgürlüklerini tehdit eden en küçük bir eylemleri de söz konusu değil.

Alman savcıları ve mahkemeleri de bu insanlara yönelik somut ve tanımlanabilir suçlamalar getiremedikleri için, Türk dostlarından öğrendikleri o meşhur, “terör örgütü üyeliği” yalanına başvurmaktan başka bir seçeneğe sahip değiller. Böylece gözaltı ve tutuklama somut bir icraata, bir eyleme dayandırılamadığı için, “gelecekte suç işleme ihtimali” insanları hapiste tutmanın yasal kılıfı yapılmaktadır.

Fakat Alman istihbaratı, polisi ve savcıları, Almanya’daki cami ve derneklerde eğitim gördükten sonra, Irak’a ve Suriye’ye giderek DAİŞ, El Kaide ve El Nusra’ya katılan yüzlerce çete üyesinin gidişi ve dönüşünü sadece izliyor.
Kürt ve Türk muhalif siyasetçileri adım adım izleyen, telefonlarını yirmi dört saat dinleyen Alman istihbaratı ve polisinin dinci çetelerden habersiz olduğuna inanalım mı?

17 Aralık 2014 tarihinde Almanya’da, MİT adına çalıştıkları ve istihbarat topladıkları gerekçesiyle Tayyip Erdoğan’ın eski başdanışmanı Taha Muhammed Gergerlioğlu ile yardımcıları Ahmet Y. ve Göksel G. gözaltına alınarak tutuklandılar.
9 Eylül’de Koblenz Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde ilk duruşması yapılan bu dava dosyasında çok bilgi ve belge vardı. Ama dosya kapatıldı ve sanıklar serbest bırakıldı.

Kürt siyasetçileri ve Türkiyeli sosyalistleri, “gelecekte muhtemel eylemleri” nedeniyle tutuklayan Alman mahkemeleri, Türk devletinin profesyonel ajanlar eliyle Almanya’da kamu güvenliğini tehdit eden fiillerini yargılamaya değer suç kapsamında görmüyor mu?

Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Erdoğan diktatörlüğü arasında çok çirkin bir ilişki ve ittifak söz konusudur. Alman polisi ve yargısı da bu çirkinliğin yürütücüleridir. Alman hükümeti AB üyeliği, Türk vatandaşlara vize muafiyeti ve mülteciler sorunu gibi, yerine getirilmesi zor vaadler karşısında Türk devletine rüşvet veriyor. Ne zaman sorun ve kriz çıksa Kürt siyasetçileri ve Türkiyeli sosyalistleri tutuklayarak ilişkileri normalleştirmeye çalışıyor.

Veysi Sarısözen geçenlerde sormuştu, “Ermeni Soykırımına destek verdikten yüz yıl sonra soykırımı tanıyarak özür dileyen Almanya, Kürt halkından da yüz yıl sonra mı özür dileyecek?”

Yazarın diğer yazıları