Mexmûr bir aydır ambargo altında

Mexmûr Kampı’nda yaşayan 12000’den fazla insan bölgesel Kürt yönetiminin ambargosu altında yaşam savaşı veriyor. Kamp, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sözde koruması ve bakımı altında bulunuyor ama UNHCR ortalıkta gözükmüyor. Irak hükümeti de sessizliğini koruyor.

GÜRCAN KILAVUZ / MEXMÛR

Mexmûr Mülteci Kampı, 18 Temmuz’dan bugüne kadar Güney Kürdistan Hükümeti tarafından özel bir uygulamayla tecrit edilmiş bulunuyor. Bir aydır ne hastalar doktora gidebiliyor ne işçiler işlenini ne öğrenciler bütünleme sınavları için okullarına ne esnaflar toptancılara veya sebze haline gidebiliyor.

Mexmûr Kampı’nda yaşayan 12000’den fazla insan bölgesel Kürt yönetiminin -kelimenin tam manasında- ambargosu altında yaşam savaşı veriyor.

Kamp, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) sözde koruması ve bakımı altında bulunuyor ama UNHCR ortalıkta gözükmüyor. Bu ambargo ve insanlık dışı tecride karşı henüz bir tek söz söylemedi. DAİŞ’in Mexmûr’u işgal ettiği gün tası tarağı toplayıp kaçan UNHCR, bir daha Mexmûr’a ne ayak basmıştı ne küçük bir erzak yardımında bulunmuştu. Sözde kamp kendilerinden soruluyor, kendilerinin koruması altında. Ama bugüne kadar defalarca Türk devleti tarafından uçaklarla vurulduğu halde BM ve ona bağlı UNHCR o zaman da hiçbir tepki veya itirazda bulunmamıştı. Şimdi de aynı duyarsızlık ve sorumsuzluğunu sürdürmekte.

BM’nin tutumu

BM’nin bu tutumu bize kamp sakinlerinin 1995’de Etruş Kampı’nda yaşadıklarını hatırlattı. O zaman da kampa yönelik olarak Türk devleti havadan, KDP karadan silahlı saldırılarda bulunuyor, kampın çobanlarını, hayvan sürülerini, kadınlarını kaçırıyor, birçok mülteciyi ölü veya diri Türk devletine para karşılığı teslim ediyor, kampa erzak girişine izin vermiyordu. BM  o zaman da bu insanlık dışı saldırılar karşısında hiçbir tepki göstermemişti. Hatta mültecilere Türkiye’ye geri dönmelerini ve Türk devletine teslim olmalarını önerecek kadar kendi kuruluş felsefesine ihanet etmişti.

Ambargo yüzünden 3 bebek öldü

Mexmûr halkı bugün de benzer bir durumla karşı karşıya. Bugüne karar 3 bebek ölü doğdu. Hamile kadınların hastanelere gitmesi Bölgesel Yönetim tarafından engellendiği için bu trajediler yaşandı. Düzenli olarak ilaç kullanan ve doktor kontrolünde olan hastalar da aynı durumda. İlaçları bittiği halde temin edemiyorlar, doktorlarına görünemiyorlar. Esnaf kampın ihtiyaçlarını ikinci-üçüncü elden kıt kanaat temin ederek halka ulaştırmaya çalışıyor. Öğrenciler sınavlarına gidemiyor, daha önce girdikleri sınavların sonuçlarını da öğrenemiyorlar.

Kerkük’ün yeniden işgali günlerinden bu yana Mexmûr’u küçük bir silahlı çatışmayla KDP’den geri alan Irak hükümeti de bütün bunlar karşısında sessizliğini koruyor.

Yani demem o ki, Güney Kürdistan’ın sınırlı birkaç yurtsever demokrat aydını dışında Mexmûr Mülteci Kampı’na yönelik ambargo ve tecride karşı herkes sessizliğini koruyor.

Osman Köse’nin amacı?

Bu sürdürülebilir bir politika ve uygulama değil. Sanırım bunu Bölgesel Kürt yönetimi de biliyor olmalı. O halde neden? KDP ve Bölgesel Kürdistan Yönetimi bunu neden yapıyor ve bu uygulamadan neleri murat ediyor?

Görünür bahanelerini biliyoruz: Türk MİT’in Ortadoğu işlerinden sorumlu unsuru Osman Köse’nin yurtsever gençler tarafından vurulması. Bize ulaşan bilgiler eğer doğruysa, Osman Köse’nin herkesten daha çok Bölgesel Yönetim açısından büyük tehlike oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira Köse’nin yürüttüğü çalışmanın önceliklerinden birisi KDP ile PKK’yi birbirine düşürecek düzeyde kıyıcı provakasyonlar düzenlemek, olabildiğince Kuzeyli ve Güneyli ajan devşirip kullanmak, Hewlêr’i sıçrama tahtası yaparak PKK’ye ve Mexmûr Kampına yönelik can yakıcı şiddet eylemleri örgütlemekmiş. Osman Köse’nin etkisizleştirilmesiyle Türk devletinin bu planlarının bozulduğu veya en azından bir süreliğine aksadığı söylenebilir.

KDP’nin duruşu

Buna rağmen Bölgesel Yönetimin canına ot tıkayacak kadar tehlikeli işlerin peşinde olan bir ajanın etkisizleştirilmesine KDP’nin verdiği traji-komik tepkiyi iyi anlamak gerekiyor.

İşbirlikçilik ve ihanetin Kürt egemen sınıflarında köklü bir gelenek olduğu gerçeği şöyle bir kenarda dursun. Hatta Molla Mustafa Barzani’nin ‘Türk devletiyle asla karşı karşıya gelmeyin’ vasiyeti de bir kenarda dursun. Yine Kerkük meselesinde Erdoğan ve çetesinin ‘Orası bir Türk şehridir’ sözlerini de bir kenera bırakalım. Yanı sıra daha dün referandum sürecinde Erdoğan ve çetesinin ağız dolusu tehdit, şantaj, hakaret ve küfürleri de bir kenarda dursun. Bütün bunların üstünde işin tuzu biberi gibi duran yine Erdoğan’ın her fırsatta tekrarladığı ‘Biz olsaydık Irak’ta böyle bir federasyonun kurulmasına asla izin vermezdik. Türk devleti orada hata yaptı’ sözlerini de bir kenara bırakalım.

Yaşanan bütün bu gerçekliğe rağmen, KDP duruşu ve politikalarıyla Türk devletine eklemlenmiş bulunuyor. KDP’nin bu hali insana ‘olur da bu kadar olur’ dedirtebilir. Herkes bunu çok hayret uyandırıcı bir durum olarak görebilir. Öyledir de.

Bütün bunlara rağmen KDP neden Türk devletine hizmette kusursuzluğu yakalayabilmek istercesine elinden gelen, gelmeyen her şeyi yapmaktadır? Neden Güney Kürdistan’ın en stratejik tepelerini, kentlerin çevresini peşmergeden arındırıp Türk işgalci güçlerine teslim etmeye devam ediyor? Neden kendisi gibi Kürt toplumunun bağrından çıkmış bir hareket olan PKK’nin yönetici ve kadrolarının imhası için her türlü taktik-lojistik kolaylığı sağlıyor, ulaşabildiği bilgileri onunla paylaşıyor? Neden bugüne kadar Güney Kürdistan’ın onlarca köyü bombalandığında; onlarca kadın, çocuk, yaşlı Kürt paramparça edildiğinde KDP’den bir tek kınama duymadık? Neden Mexmûr Mülteci Kampı bombalandığında gıkını çıkartmadı? Neden Osman Köse olayının ardından kraldan daha kralcı kesilerek kampı tecrit etti ve ambargo uygulamaya başladı?

Politik teslimiyetçilik

Hemen belirtelim ki, kimsenin KDP’nin Türkiye ile ticaret yapmasına, Kürdistan’ın imarı için yatırımcıları ülkeye çekmesine bir itirazı yok. Ama bunu yürütebilmek için Türk devletinin Kürt soykırımcılığına ortak olmak gerekmiyor. Onun politikalarını onaylamak gerekmiyor. Aynı kulvarda yürümek gerekmiyor. İşbirlikçilik ve ihanet içine girmek gerekmiyor. Güney’in ekonomik anlamda çok şeye ihtiyacı olabilir. Hatta muhtaç da olabilir. Ama Türk devleti de Güney’e muhtaç. Malını satabilmek için Güney pazarına muhtaç, işsizliği azaltabilmek için muhtaç, ekonomik kriz batağından çıkabilmek için muhtaç.

Ama KDP ve özellikle Neçirvan Barzani, iyi ekonomik ilişkinin politik olarak teslimiyetçilikten ve ihanete varacak kadar olsa bile işbirlikçilikten geçtiğine inandığını her fırsatta gözümüzün içine içine sokmaya devam ediyor. Şark liberalizmi diyebileceğimiz bir ekonomi politik çizgide ahlak dışı, kural dışı, hukuk dışı, yasal denetimden ve vergiden muaf, gaspçı, rekabete kapalı, tekelleşmeyi, her şeyi ele geçirmeyi esas alan bir anlayış ekonomiye damgasını vurmuş bulunuyor. Neçirvan’ın Türkiye’deki milyarları aşan cirosu bulunan yirmiye yakın şirketlerinin güvencesi, Türkiye’ye sattıkları ve uluslararası hiçbir güvencesi olmayan ve hala parasını alamadıkları milyarlarca dolarlık alacaklarının üstüne yatılmasından duydukları korku ihanetin de karşılığı/teminatı gibi duruyor. Zira Fetullahçıların bütün şirketlerine bir gecede el konulup gasp edildiğini KDP’de yakından gördü. Bizce de bu korkuları yersiz değil. Ama bu olayın sadece ekonomik yüzü.

İşgale birlikte katıldılar

Siyaset alanında gerçeklik daha oylumlu ve karmaşık. Kürtlüğe kanlı bir düşmanlığı ile rüştünü ispatlayan Türkiye KDP ile oynuyor. ‘Kuzeyde, Rojava’da, Güney’de ve bize kalsa Doğu Kürdistan’da da siz hakim olmalısınız, köklü bir geleneksiniz, güçlü bir ailesiniz, yönetme kabiliyetiniz ve tecrübeniz var. PKK’yi ortadan kaldıralım, gelin bizim Kürtleri de siz kucaklayın. Sizin batıya açılan tek kapınız biziz. Gelin bizim üzerimizden dünya ile batı ile buluşun’ diyor.

Buna yatan KDP’nin Rojava’da ENKS ile neler yaptığı herkesin malumu. Efrîn’de Türk devletinin öncülüğünde DAİŞ’ten devşirme ÖSO ile birlikte işgale katıldılar. Hala Efrîn’de, kendi ülkesini Kürt düşmanlarıyla birlikte işgal eden tarihin belki de ilk ‘milli gücü’ olarak oradalar. ENKS’nin siyasal olduğu kadar her türlü askeri ve maddi desteği KDP’den aldığını bilmeyen yoktur. AKP terör devleti bugün ENKS’ye yaptırdıklarını genel Kürt hareketi içinde KDP’ye yaptırmak için çalışıyor. Görünen o ki, KDP’de buna çoktan teşne olmuş durumda.

Bu bağlamda AKP devletinin Yeni Osmanlıcılığını sanırım biraz ciddiye almak gerekiyor. Gerçekleştirilebilmesi imkansız bir ütopya olsa bile, çok can yaktığı, Kürdün geleceğini karartmaya çalıştığı, ağır bedeller ödemelerine yol açtığı ve açacağı görülüyor. KDP’ye bu stratejinin içinde bir oyuncu olarak değil, sadece piyon olarak rol biçilmiş bulunuyor. PKK’nin -yenilgi şurda dursun- ayağı sürçmeye başladığı anda KDP’ye anyayı konyayı göstereceklerdir. KDP’nin Türk devleti karşısında direnemeyeceğini, direnmeyeceğini, direnmeye kalkışsa bile kolaylıkla alt edilebileceğini öngörmek hiç zor değil.   

Bu nedenle kimsenin KDP’den yurtsever-direnişçi bir tutum beklentisi olmamalı. Bunu neden söylüyorum? Her şeyden önce KDP’nin çağdışı da olsa herhangi bir dünya görüşü, iyi-kötü bir ideolojik kimliği, ulusal bir stratejisi ve politikası, ne evrensel ne bölgesel ne de ulusal çapta projeleri, gelecek toplum tasarımları yoktur. En yetkin bir KDP’liye sorun, ‘Dünya görüşünüz nedir? Kürdistan halkına gelecek için ne vaat ediyorsunuz?’ deyin, size verebileceği herhangi bir sistematik düşüncesinin olmadığını görürsünüz. Çünkü yoktur. Ufuksuz ve donanımsızlar. Günübirlik yaşıyor, yaşadıkları gibi düşünüyorlar. Bu nedenle Türk devletince çok kolay yönetilebiliyor ve yönlendirilebiliyorlar.

AKP istedi KDP yaptı

Mexmûr Mülteci Kampı’na yönelik ambargo bunun günceldeki son somut örneğidir. AKP istedi, onlarda yaptı. Olay bu!

Peki bundan ne murat ediyorlar? Sözümona kamp halkı arasında ‘Osman Köse vurulmasaydı bütün bunlar olmayacaktı’ düşüncesinin gelişmesini, halkla PKK’nin karşı karşıya gelmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kandil, Gare, Heftanîn, Xakûrkê gibi alanlarda köyleri bombalanan halkı da bu doğrultuda kışkırtmak için çok uğraştılar. Hala da uğraşıyorlar. Peki tutar mı? Sadece ‘nırç’ diyeceğim.

Elbette bu anlayışı kamp içinde yaymak istiyorlar. Bunun için yarattıkları turuva atları da yok değil. Bunların maaşlı KDP ajanı oldukları biliniyor. Öte yandan iyi niyetle gelişmeleri değerlendirip eleştiren, fakat bu anlayışın arkasını önünü düşünmeden etkisi altında kalan insanlar da olacaktır. Onları aydınlatmak da devrimcilerin işi.


Giriş çıkışlar hala yasak

Hewlêr’de 17 Temmuz’da bir Türk istihbarat sorumlusuna yönelik eylem bahane gösterilerek Mexmûr Mülteci Kampı’na uygulanan ambargo bir ayını doldurdu. Ambargo günlük yaşamı ağır etkiliyor.

17 Temmuz’da Hewlêr’de Huqqabaz isimli restoranda MİT’in bölgedeki sorumlularından Osman Köse vurularak öldürüldü. KDP, bu olayı bahane ederek Şehit Rüstem Cudi Mülteci Kampına (Mexmûr) ambargo uyguladı. Bir ay geçti, kampa giriş ve çıkışlar halen yasak. Ambargo, öğrenciler ve işçileri vurduğu gibi, ölümcül sonuçlara da yol açtı.

Mexmûr Halk Meclisi ve kampın Dışilişkiler Komitesi’nin ambargonun kaldırılması için gerçekleştirdiği görüşmeler henüz sonuç vermedi.

Diplomasi Komitesi’nin üyesi Bêwar Unver ambargoya ilişkin temaslarda bulunmak üzere kampın ileri gelenlerinden oluşan 10 kişilik bir heyet kurulduğunu belirtti. Bu heyetin, Mexmûr İlçesi Kaymakamı Eli Mihyemed ve KDP asayişi ile görüşmeler yaptığını belirten Unver, ambargonun yol açtığı ağır insani duruma dikkat çektiklerini ifade ederken, ambargo için “hukuk dışı ve insan haklarına aykırı” dedi.

Siyasetçilerle görüşüldü

Sonuç alınmaması üzerine bu kez Diplomasi Komitesi ve Halk Meclisi bir heyet oluşturarak, ilgili taraflar, Kürdistan Bölgesi ve Irak parlamenterleri nezdinde temaslarda bulundu.

İlk görüşme Goran Hareketi’nin sorumlularından Celal Cewheri ile yapıldı ve bölgesel hükümet nezdinde girişimlerde bulunması talep edildi. Unver’e göre, Cewheri hükümetin yeni kurulduğunu, henüz gerçek anlamda işbaşı yapmadığını ve önümüzdeki dönemde bu konuyu gündeme getireceklerini söyledi. Yine Unver’e göre Cewheri, “Bize göre de haksızlık yapılıyor, bundan yana değiliz” dedi.

Komele İslami’den Kürdistan Bölgesi parlamenteri Soran Mehmud ile yapılan görüşme konusunda da bilgi veren Unver, Mehmud’un ambargo konusunda parlamentoya bir dosya sunduklarını söylediğini aktardı.

Maxmûr heyeti Yeni Nesil, Goran Hareketi ve Yekgirtu İslami parlamenterleri ile de görüşmeler yaptı. Goran Parlamenteri Kawa Mihemed, Irak Parlamentosu başkanına bir rapor sunduklarını söylerken, Yekgirtu İslami’nin Irak Parlamentosu üyesi Dr. Musene Emin de kampa yönelik bu yaklaşımın kabul edilemeyeceğini belirtti. Unver’e göre Emin şöyle dedi: “İnsan haklarına aykırı duruma son verilmesi için konuyu Kürdistan ve Irak parlamentolarının gündemine taşıyacağız.”

Kızıl Haç’a bildirildi

Kamp yetkilileri, kampın maruz kaldığı uygulamaları Uluslararası Kızıl Haç nezdinde de gündeme getirdi. Kızıl Haç’ın bölgedeki üyesi Seliber Ehmed ile yapılan görüşmede ambargonun yanısıra gözaltına alınan ve haber alınamayan kamp sakinlerinin durumu ele alındı.

Birçok insan hakları kurumu ile de görüşmelerde bulunan heyet ayrıca uluslararası sivil toplum örgütleri ve Avrupa Konseyi’ne de kampa yönelik baskılar, ambargo ve tutukluların durumuna ilişkin rapor sundu.

Unver, buna karşın KDP’nin hiçbir yetkilisi ile iletişim kuramadıklarını belirtirken, bu açıdan kendilerine diyalog ve diplomasi kapısının kapatıldığı tepkisinde bulundu.

KDP’nin resmi olarak kampa neden ambargo uyguladığını ve ne yapmak istediklerini bu yüzden anlayamadıklarını belirten Unver, “Eğer hukuksal bir durum ise o zaman hukuka göre davranmalılar. Kimlik kontrolü yapsınlar ama hastalara, işçilere ve öğrencilere geçiş izni versinler. Okullar açıldığında, öğrencilerin eğitimlerini sürdürmeleri gerekecek. Binlerce işçi de işinden oldu” dedi.

İlgili tüm tarafların durumdan haberdar olduğunu söyleyen Unver, benzer şekilde Birleşmiş Milletler’in de bilgilendirildiğini ancak şu ana kadar ambargonun kaldırılması yönünde herhangi bir gelişme yaşanmadığını belirtti.

Yazarın diğer yazıları

    None Found