Mexmûr Kampı’nda zulüm var

Çağımızın en önemli sorunlarından biridir göç. Dünyanın dört yanına dağılan göçmenlerse bu sorunun en büyük mağduru. Çünkü hiç biri yerini-yurdunu, düzenini isteyerek terk etmiş değil. Bir çoğu güç savaşları nedeniyle doğduğu ve büyüdüğü topraklarda yaşama şansını yitirdiği için göç yollarına düşmüş ve zorunlu göç ettikleri yabancı yerlerde yaşam savaşı veriyor. İltica ettikleri ülkelerde hor görülüyor, sürekli ötekileştiriliyor ve düşük ücretle güvencesiz koşullarda saatler boyunca çalıştırılıyorlar. Ülkenin kötü gidişatının, ekonomik krizin ve gün geçtikçe büyüyen işsizliğin sebebi olarak da bütün parmaklar şaşmaz bir biçimde onları gösteriyor. Kısacası, göçmenler nereye giderse gitsinler huzur bulmuyorlar.

Kürtlerin de büyük çoğunluğunun savaş nedeniyle doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kaldığı biliniyor. Türkiye metropolleri ve Avrupa’ya gitmekte karar kılanların yanında azımsanmayacak bir nüfus da ülkenin güneyine göçmeyi uygun bulmuş. Tıpkı Irak’ta, Musul’a bağlı ve Birleşmiş Milletler kontrolündeki Mexmûr Mülteci Kampı’nın sakinleri gibi.

Mexmûr Kampı’nın acı ve direniş dolu bir tarihçesi var. Köylerin yakıldığı ve failli meçhul cinayetlerin zirve yaptığı 90’lı yıllarda Botan bölgesinde yaşayan halk göçe zorlanır ve yaklaşık 16 bin kişi kaçak yollarla güneye geçer. Gittikleri her yerde baskı ve şiddetle karşılaşan bu insanlar defalarca yer değiştirmek zorunda kalırlar. Bir süre sonra BM’nin koruması altına giren yersiz-yurtsuz insanlar yine de huzur yüzü görmezler. Defalarca saldırılara ve ambargolara maruz kalır, ama direnişlerinden de asla taviz vermezler.

En son yerleştikleri yer akrep kaynayan bir çöldür. Saddam’ın “sizi öyle bir yere vereceğim ki, bir tarafı dağ, bir tarafı deniz” dediği bir kum deryasıdır Mexmûr. Ne bir ağaç, ne de yeşil namına bir şey vardır. Zorunlu göçmenler buraya yerleşir ve çöle hayat verirler. Ağaç eker, hayvan yetiştirir, okul açar, kendi gazetelerini bile çıkarırlar. Yaşamı hep mücadele etmekle geçen bu insanlar her koşulda direnirler ve bu bazılarının hoşuna gitmez.

Bu günlerde kamp yine ambargo altında ve dört tarafı kuşatılmış durumda. Hamile olan iki kadın, Fatma Kara ve Zeynep Ehmed, uygulanan ambargo nedeniyle Hewler’de bulunan hastahanelere gidemediği için doğmamış bebeklerini kaybettiler. Uluslararası kamuoyu sanki bu çok normal bir olaymış gibi davranarak hiç sesini çıkarmadı. Oysa henüz doğmamış olsalar bile iki bebek haksız, hukuksuz ve insanlık dışı bir uygulama nedeniyle yaşamını yitirdi. Ve bu ölümler artık yetkili yetkisiz herkesin kullanmaya başladığı İbn-i Haldun’a atfedilen “coğrafya kaderdir” sözüyle açıklanamaz. Kader falan değil, planlı bir cinayettir olsa olsa. Bebeğini kaybeden annelerin ne durumda olduğu da bilinmiyor. Sonuçta büyük bir travma yaşayan bu kadınların yanında yer almak bir insanlık görevi değil midir?

Bir aydan fazla bir zamandır insanlar kampın dışına çıkamıyor, hastalar doktora, gündelik işlerde çalışan kişiler iş yerlerine gidemiyor. Çok yakında okullar açılacak ve okullarına gidemeyecek olan öğrencilerin eğitim alma hakkı da engellenecek.

Konu Kürtler olunca bütün uluslararası kurumlar sessizliğe bürünüyor. Birleşmiş Milletler kendi koruması altındaki kamp için hiç bir şey yapmıyor. Oysa ki ambargo bu şekliyle uygulanmaya devam edilirse bu daha olumsuz gelişmelere sebep olabilir, çocuklar ve yaşlılar hastalık ve kötü beslenme nedeniyle yaşamını yitirebilirler. Çok geç olmadan Mexmûr Kampı’na yönelik insanlık dışı uygulama kalkmalı, bu çağda hiç bir insan, hiç bir canlı açlıkla terbiye gibi ilkel bir uygulamaya maruz bırakılmamalıdır.

Unutmayalım ki, insan onuru dokunulmazdır ve onu zedeleyecek davranışlardan kaçınmak gerekir.

Yazarın diğer yazıları