Meydan okuma

Bu yazıyı kaleme alırken henüz ABD’de ara seçimler başlamamıştı. Sonuçları muhtemelen bugün aşağı yukarı öğrenmiş olacağız. Genel hava Trump’tan yana esiyor. Artan ücretler, azalan işsizlik, Meksika’da ilerlemekte olan göçmen topluluğu sayesinde ajite edilmiş ırkçılık Trump’ın “pozitif”leri hanesinde. Eğer Demokratlar, Temsilciler Meclisi ve Senato’da dengeleri kendi lehine değiştiremezse Amerikan toplumu dolayısıyla da dünya için kötüye doğru sürmekte olan yuvarlanma ivmelenecek.

Trump yönetimi hesabı kitabı olmayan “meydan okuma” diye özetleyebileceğimiz siyaset anlayışını her alanda sergiliyor. Bunlardan biri de son günlerde yukarıda andığım Honduras’tan yola çıkan göçmen kervanına karşıydı. “Sınırda onları 15 bin askerle karşılayacağız, taş atmaya kalkarlarsa güvenlik güçlerimiz ateşle karşılık verme seçeneğini değerlendirecektir.” türü Western parodisi fantezileri gerek tepkiler gerekse de saçma oluşu nedeniyle şimdilik geri tepti. Trump, mültecilik başvuruları için sınırda çadırlar kurmayı planlamaya kadar “geriledi”. Bu somut pozitif bir adım olmadığı sürece katliam kokan zihniyete geri dönmeyecekleri anlamına gelmiyor. Nitekim sınıra giden oralarda ellerinde uzun namlulu silahlarla poz veren, göçmen avcısı “siviller”e dönük herhangi bir kınama, tedbir vb. görülmüş değil. Bu aklın hüküm sürdüğü coğrafyanın sürekli silahlı saldırılar düzenlenen büyükçe bir Western kasabasından farklı olmaması da elbette bir tesadüf değil.

Aynı meydan okuyan “müthiş strateji” İran’a yaptırımların 2. perdesinde de sahnede. Fehim Taştekin yaptırımların neden yürümeyeceğini yeterince ayrıntısı ile anlatmış(1) o yüzden bunun üzerinde durmayacağım. Tutarsızlıklarla yüklü bu “plan”ın olası sonuçlarına gelince, birincisi, dünyanın yeniden şekillendiği bu evrede Alman-Fransa sermayesine dolayısıyla AB’ye NATO-ABD şemsiyesinden sıyrılma olanağı veriyor. Nitekim onlarda İran’la nükleer anlaşmayı ve ticareti sürdürme niyet ve tedbirleriyle adım atıyorlar. Bir diğeri Rusya ve Çin’in İran üzerinde etkisini artırması, İran’ın enerji kaynaklarını onların daha fazla değerlendirmesi, silah satışları ve askeri üslere varana kadar bölgeye yerleşmeleri önü açılacak.

Bir başka olasılıksa İran’ın petrol ihracatının engellenmesiyle oluşabilecek petrol fiyatları artışı. ABD bunu Suudi Arabistan ve Rusya’ya bırakmadan kendisi ham petrol stoklarını artırarak olası arz eksiğini doldurma niyetinde. Fakat elindeki petrolü başkalarına nasıl satacağı belirsiz olduğu gibi ABD petrolünün İran boşluğunu ne kadar dolduracağı da şüpheli. Olası fiyat artışında ise Rusya gibi rakipleri bir yana Venezuela türünden hesapta olmayan “aykırı” yönetimleri de rahatlatma olasılığı gündeme gelebilir.

ABD yönetimine hakim olan, meydan okuyucu siyaset tarzı en temelde gücü değil güçsüzlüğü temsil ediyor. Daha doğrusu “güç” üzerine kurduğu dünyanın kaçınılmaz bir aşınma içinde olduğunu gösteriyor. Çoğu zaman Amerikan egemenlerinin kısa vadeli çıkarları ötesinde bir ölçüt barındırmayan bu anlayış şimdi de ilk bakışta bir komplo teorisi gibi görünen (fakat gerçekte de var olan) İsrail yönetimine de hakim Evangelist-Siyonist ortaklığın eseri. Bu politikanın sempatizanlarının “Acaba bugün İsa yeryüzünde olsaydı, göçmenlerin yanında olur muydu?” diye soran kendi atalarının istilacı büyük bir göçmen topluluğu olduğunu unutan “beyaz aklı”nın, elbette dünyanın geleceği ile ilgili aklı selim düşünceler üretmesi zor. Nitekim İran’a “nükleer silah olmaz!” diyen düşüncenin yeni dönemin korku filmi yıldızı olmaya aday Prens Salman’ın Suudi Arabistan’a nükleer reaktör açma projesi karşısında sesiz olması bir hayli “ilginç”.

Özetle ABD yönetimine hakim olan aklın ürettiği yaklaşım kendi adlarına dahi bir “başarı” üretemez. Tabii asıl beklentileri dünyayı on yıllara yayılan “yeni” bir kaos ve savaş girdabına sokmak değilse.

(1) https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/11/06/ak-gezerin-sirle-savasi-kabadayilikta-yeni-sezon/

Yazarın diğer yazıları