Michael’in bedeli Leyla’nın öğretisi

Tüketim kültürüne endeksli bir yaşam var bize dayatılan… Sözcüklerin tüketildiği, sevgilerin, dostlukların sentetik mutluluklara atfedildiği bir yaşam… Bu yaşamın içinde ansızın rutinleşiyor herşey… Ya da bize ansızın gibi gelen bir rutinleşme yaşanıyor. Zira algılarımızın yönetildiği bir dünyada yaşıyoruz. Parmaklarımızın ucu ile dokunduğumuz dünyanın bize dokunmadığını iddia etmek ise kendini kandırmaktan öte bir anlam taşımıyor belki de… Belki bu hayatın bir yüzüdür, doğaldır diyeceksiniz. Bunu dediğiniz andan itibaren ise bir yabancılaşma başlıyor işte…

Hele bir de zorlu ve engebeli bir yolda yürüyorsanız bu duygunun yıkıcılığını tahmin bile edemezsiniz… Bu yolda kimi zaman bir dost yüreğine dayanırsınız kimi zaman uçan kuşun kanatları gibi pır pır eden yüreğinizin vuruşlarına… Bu da dünyanın yıkıcılığına karşı bir savunma yöntemidir belki de… Hissetmek… Hissettiğini korumak ya da… Hissedilen emekle gelendir çünkü. Emeğine saygı göstermek… Mutlaklaştırmadan, ad koymadan, kalıplara sokmadan, akışına müdahale etmeden, hayatı kontrol etmeden…

Bu yıkıcı çılgınlığa karşı özgürlüğün ateşinde coşkuyla yürüyenler var bir de… Michael Collins bunlardan biri. Özgürlüğün Bedeli isimli filmde anlatılıyor hikayesi… İrlanda Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına kendini adayan bir askeri komutan Collins. 1916 yılında geçiyor film… Cumhuriyete doğru ilk adımı bağımsız bir eyalet statüsü ile alan askeri komutan Michael Collins’in savaşta samimi olanların barışta da samimi oldukları mesajına odaklanıyor. Ancak anlaşılmadığı için ülkesinin bir iç savaşa sürüklenmesine engel olamamasının derin acısı ile sarsılan bir mücadele. 1999 yılında bizim de özgürlük mücadelemizde geçtiğimiz bir eşiği anlatıyor sanki… Zaman mekan farklı ama hikaye aynı… Collins’in yanında olan dostunun Henry’in onu terketmesi ise tamamen yanlış kurgulanmış bir aşk hikayesi ile bağlantılı…

Bütün özgürlük mücadelelerinin benzer eşiklerden geçtiğini hissediyorsunuz film boyunca… Kendi mücadelenize odaklanıyorsunuz. Ve herşeye rağmen ne büyük eşiklerden geçtiğinizin farkına varıyorsunuz. Özellikle iç savaş tehlikesine karşı “Güneşimizi karartamazsınız” eylemleri ile Sayın Öcalan’ın etrafında ateşten bir hale olan Kürt halkının şimdi aradan geçen 20 yıla rağmen ilk günkü gibi yine dirhem dirhem erimeyi göze alarak nasıl bir hale olduğunu görüyorsunuz. Ümit Acar’ın 27 Eylül 2018’de bedenini ateşe vererek Mazlum Doğan’ın meşalesini devr almasına, Leyla Güven, Nasır Yağız, İmam Şaş, Gülistan İke’nin, Dilek Öcalan’ın Kemal Pirlerin, Hayri Durmuşların meşalesini devr almasına Sakine Cansızların özgürlük iradesini korumasına tanıklık ediyorsunuz.

Ümit Acar’ın eylemi Kürt halkının artık insiyatifi devraldığının kıvılcımıydı… Leyla Güven’in bilgeliği Kürt kadınının kök hücre olan misyonunu yerine getirme sözü ve eylemi… Nasır Yağız’ın samimiyeti Kürdistani duyguların erdemi… İmam Şiş’in eylemi diasporada herşeye rağmen ayakta duran Kürt halkının iradesine sahip çıkma sözü… Dilek Öcalan’ın, Gülistan İke’nin coşkusu zafer iradesinin yenilmezliğine olan güveni ifade ediyor. Yusuf İba’nın dünyanın öbür ucundan yaktığı ateş, Fadile’nin penaber yüreğine ektiği “Özgür Önderlikle buluşma umudu” hakikatin özlü ifadesi oluyor. Dünyanın her bir yanında şimdi iradelerine sahip çıkmak için bedenlerini özgürlüğe ve umuda yatıran bu güzel insanlar Kürdistan tarihini yeniden yazıyor. Sürgün, göç, jenosit başta olmak üzere kadınların ve kültürlerin maruz kaldığı kırıma karşı Özgürlüğün manifestosunu iradeleri ile yazıyorlar. Ve şimdi onlar tüketim kültürü ile özüne yabancılaşan insanlara özüyle yeniden buluşmanın dersini veriyorlar…

Yazarın diğer yazıları