Milyonlarca terörist

Newroz’un anlamı değişti, Kürtler için. Yeni ruh anlamıyla, başkaldırıdır Newroz. Meydanlarda buluşup, topluca “ey özgürlük” diye haykırma vesilesi…

Kürdistan’da, günlerden beri rengarenk, bir isyanı yaşıyor. Bütün sınıf ve katmanlarıyla omuz omuza, özgürlüğe adanmış şiddetsiz, silahsız gelişen topyekün isyanını…
Kürtler, Kürdistanı hapishane, esir kampı sanan, kendini kampbekçisi, köle başı yerine koyan rejim şeflerine sesleniyorlar:
“Ayağını üstümden çek!..”
Kürdistanı köle kampı niyetine kuşatanlar, çalınmış yurtları, talan edilmiş yuvaları, zorla asimile edilmek istenen kişiliklerinin davasını gören Kürdistan çocuklarına “terörist” diyorlar.
Newroz’u silahsız isyana dönüştüren binler, onbin, yüzbinler, toplam milyonlar, özgürlük gaspçılarının gözüne diken teröristti. Yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, erkeğiyle Kürdistan halkı, kulaklarına kurşun akıtılmış sağırı oynayan zalimin burnu dibinde, “özgürlük” diye haykıran milyonlarca terörist.
Yer yüzünde benzer bir birliktelik de, özgürlüğe susamışlığın coşkulu manzarası da yoktu. Gaspçıların “teröristi” Kürt halkının ulusal kurtuluş hareketi savaşçıları olarak meydanlarda kutsanıyordu.
Atilla Keskin, Newroz’a tanıklık için Kürdistan’daydı.
Atilla, Mehmet Ali Aybar’ın taşlı, sopalı, saldırılara rağmen, meydanlarda “işçiler, köylüler, marabalar” diye haykırdığı, Çetin Altan’ın, “solcu olmayana adam demezler” diye yazdığı dönemden kalma dostumdur. Aybar’ın, Türk parlamentosunda insani ses olarak, “Türk ordusu, Kürtlere mayıs (hayvan dışkısı) yediriyor, kadınlara, erkeklere köy meydanlarında topluca yat, kalk talimi yaptırıyor, ihtiyarlar çırılçıplak edip dolaştırılıyor” diye dünyaya seslendiği günlerden beri…
Sol büyünün yaygın olduğu bu dönemde, “ben, benim” diyen herkes solcuydu. Irkçılığın kanlı eli İttihatçılıktan, Kemalizme evrilenler, en hızlı solculardı.
 Kürtler, “aidiyetlerimden doğan hak ve özgürlüklerim” dediklerinde, bunlar sol kabuğun altına gizlenmiş ırkçılıklarıyla, “milliyetçilik yapma, lan” diye kükrüyorlardı.
Sonra gün oldu, devran döndü. Türk ırkçılığının Ergenekon, ve Kızılelma kılığıyla karşımıza çıktılar. Bazıları, hala “solculuk” oynuyordu. Bunlar deli danalar gibi ortalıkta dolanıyor, ihbar davulları çalarak, “Kürt milliyetçiliği var” bağırıyorlar.
Atilla Keskin, üniversitede öğrenciyken de bunlardan değildi. Önce demokrat, sonra, sola evrilmiş bir isyancıydı. Kimseyi incitmeyen eylemleri yüzünden, Denizlerle birlikte rejime esir düştü. İdamına hükmedilen 18’ler arasındaydı. Sonra, yalnız Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamına karar verilince, kurtuldu.
Atilla, durmadan yazıyor. Tanık olduklarını yazmak için, Türk hapishanelerinin geride bıraktığı arıza ile sakat kalan bacağını sürüklercesine, Kürdistan’da dolaşıyor şimdi. Dün Roboskî’den aradı.
Katillik şeref, katliam onur yoksunlarına madalya ise eğer, Roboskî, namertliğin evrensel tarihine yer etmiş bir insanlık kirliliğidir.
Yalnız bizleri kandırılmaya teşne gördüğü avanak yerine koyduğu için, bizlere değil, bütün dünyaya “ben insanım” deme gösterisine çıkan kimi “Türk büyükleri” İsrail ve Suriye sularıyla ellerini yıkıyor, ak, pak göstermeye kalkışıyorlardı. “Ben insanım, hem de temizim” numarasına yatarken, “İsrail katildir, çünkü Filistinli çocukları korkutuyor, Esat rejimi de Suriyeli sivilleri bombalıyor” diyorlardı. Bu sözler, iki yüzlülüklerinin sembolü olarak tarihin boşluğunda, sallana dursun, Roboskî’de katledilen 34 Kürt’ten 20 tanesi 18 yaşın altında çocuktu. Katliam inceden inceye hesaplı, planlıydı.
Tetikçiler devletin adı, sanı, rütbesi bilinen askerleriyle. Dinci iktidar tarafından, bilinen kimlikleri meçhul yapıldı.
Atilla benimle konuşurken, “bir köylü arkadaş sesini duymak istiyor” dedi.
Sonra, sesi eridi. Bir başka ses belirdi. Türk devletinin kulağı paralelde, dinleme halindeydi. Onun için, sesin sahibini esirgedim. Bir kurşuna hedef olmaması, betonların gerisine atılmaması için adını sormadım.
Kulağımdaki sesin, hangi parçalanmış çocuğun babası bilmiyorum. Onu teselli edecek söz de bulamadım.
Kürdistan bilgesi Musa Anter’in, kocası katledilmiş Kürt kadınına söylediği, “onun için sadece ağlayabilirim” sözü geldi, aklıma. Omuzlarıma çöken ağızlık, gırlağımda düğüm olan  hüznün yüzünden onu da diyemedim.
Atilla’nın söylediklerini not ettim:
“Kürtler, ayaklanma halinde. Her yerde barış konuşuluyor, ama Türk devletine inanç ve güven az. Yine, oyun oynayacakları endişesi var halkta. Ama, bunlar Kürtler onurlu bir barış sunmazlarsa, bundan sonra olacaklar, bütün yaşanmışlıkların en ağırı olacaktır.”
Aynı sıralarda Recep Erdoğan televizyonda, “tek Türk” ses ve ile görüntüsüydü. Savaş tellalı misali, ağzıyla barış umudunun ilmiklerini makaslıyor, şöyle diyordu:
“Kimseyle, asla bir pazarlık içinde değiliz, taviz verme, isteğimizde geri adım atma söz konusu değildir.”
Pazarlık yoksa, İmralı’ya kalkan gemiler ne taşıyor, ne geri getiriyorlardı? Uzlaşma denilen taviz yoksa, görüşmeler ne içindi?
Kürtlerin, sözü sözüne, demi demine uymayan bu adama güvenmemesi, Allah derken bile kuşkuyla bakması, yok yere mi, göreceğiz. Onunla bir yere, nereye varılacağını da…

Yazarın diğer yazıları