MİTA

Hüznümün ağırlaştığı gövdemle, karşıma aldığım Midyat’ı izliyorum. Bazı şeyleri eski haliyle bulabilir miyim diye düşünüyorum. Şehri bunca güzel kılıp sonra terkedenlere birkaç gözyaşı dökerim belki. Yerlerine ağıtlarını bırakanlara.

Sadık ASLAN

On altı sene öncesinin kavruk bir yazıydı bu şehirden ayrıldığım vakit. Dönmedim, dönemedim bir daha. Bir ilk yaz sabahı akasyalardan hatır istediğimde, erken dönerim diye serinliklerini bile almadım yanıma. Burada sürdüğüm ömür boyunca, o büyükşehirde geçirdiğim seneler içinde, içimdeki yangılara basacak serinliklerim olmadı o nedenle. Hükmü yazılmamış o sürgünü ben istemedim. Kimse suçlamasın beni. Dalından kopunca ordan oraya savrulmaya mahkum hayatlardan sadece biri benimkisi. Başka birçoklarınki gibi…                                         

Dönme şartlarım el vermeye başladığında, nicedir o an içimde hissettiğim kıpırtıya ne ad koyayım diye fazla düşünmedim. Kendini tekrardan bulmanın heyecanıyla akıntının hızına aldırmayıp kaynağa doğru yüzmeye çalışan balıklar gibiydim. Karşılaşabileceğim olası zorlukları umursamayacaktım. Zaten gittiğim otogarda bir yığın keşmekeşlik içinde bulduğum otobüsün üzerindeki “Midyat” yazısından yayılan buğu, kaygılarımı içimden söküp atmaya yetti.

***

Kaç gündür kendi şehrimdeyim. Yaşadığım, tatlı bir sarhoşluk… Gözlerimdeki şaşkınlığa, sözlerini daha bulamamış dudaklarımın kenarına hafifçe yerleşmiş bir tebessüm eşlik ediyor. Bunun aynısını karşımdaki insanların yüzlerinde de bulmak, zamanın, birtakım nahoşlukları derinlerine ötelediğine dair, kendiliğinden bir fısıltı oluyor kulaklarıma.

Fısıltıyı desteklercesine, korucuların artık rahatça dolaşıp çarşıda terör estiremediğini, çoğunun silah bırakmak durumunda kaldığını da zayıf ve sıradan bir tonla kendileri söylüyor. Laf arasında o an hatırlanan ve önemini yitirmiş silik bir anıdan bahseder gibi…

Ailemden şehre tek tutunabilen abimin evindeyim. Eskiden de sevmediğim, ziyaretlerdeki o sıkıcı tören havası da olmasa insanların sıcak ilgisi beni kendimden geçirebilir. Buna ne kadar hasret kaldığımı şu an daha iyi farkediyorum. Birkaç iade-i ziyaret dışında şehri dolaşmadım henüz. Şaşkınım daha. Oysa, ilk gençlik yıllarıma ait taş sokaklar, caddenin geniş kaldırımları, akasyalar, oynarken üstümü başımı toza buladığım mahalle aralarına sıkışmış küçük futbol sahaları, okuduğum okul, çarşının hengamesi, kuyumcular, eski taş evler, arkadaşlarım ve içime kurulu daha bir ton kesit rüyalarımdan eksik olmadı. Yıllar devrilirken gündüz uğraşları içinde zihnimden ayrılanlar, geceler boyu dalga dalga üzerime geldi.

Şimdi herşeyi tekrar görmek için aceleci davranmıyor olmamın sebebini ben de tam olarak bilmiyorum. Hüzün belki… Sevincimden, coşkumdan önce o ağır duygunun hakkını verdikten sonra sevinçlerimin önünü açarım ancak. Vaktiyle tutulmamış bir yas gibi, belirsiz bir zamanda göğüse çöken bir kâbusun gadrine uğramamak için…

Onaltı yıl boyunca demlediğim hüznümün…

Hüznümün ağırlaştığı gövdemle, karşıma aldığım Midyat’ı izliyorum daha.

***

Abimin evi Midyat’la Estel arasında bir yerde. Ayrıldığımızda şehir yeni yeni genişliyordu bu tarafa. Midyat’la Estel birleşmiş şimdi.

Nahit taşlardan bir kat. Onun üzerine de priketten bir yapı. Şehir, yeni binalardan geçilmiyordu artık.

Bazı şeyleri eski haliyle bulabilir miyim diye düşünüyorum. Şehri bunca güzel kılıp sonra terkedenlere birkaç gözyaşı dökerim belki. Yerlerine ağıtlarını bırakanlara.

Kaderi çok önceden çizilmişti şehrin….

Onlarsa, önlerine konulan yola, isyanlarını içlerine gömerek koyuldular.

Onlar gitti, biz eksildik.

O gitti, ben eksildim…

Daha fazla beklemeden çıkıyorum. Kayıp bir izin peşindeyim. Yalnız bana ait olan. Bir münzevi misali yalnızlığa ihtiyacım var. Zira ihtiyaç halinde yalnız kalmayı becerebilenler, içlerindeki kalabalıktan sıyrılarak çoğalmayı da bilirler. Bunca yıl eksildikten sonra tekrar çoğalabilmek için çok nedenim var. Bir yerlerden başlamam gerekiyor.

Süryani mahallesine yöneliyorum…

Yol boyu dizilen gür ve yeşil akasyalar bana iyi geliyor. Benimle büyüyen, ayrı kaldığımız zaman zarfında iyice kocamış olan bu ağaçlara minnet duyuyorum.

Dörtyola varıyorum. Değişmeyen tek şey, insanların günlük iş telaşı. Dörtyolda, ellerinde büyük termoslarla küçük çocukların ‘Ava cemidî, ava qerisî! (Soğuk su, buzlu su) diye bağrışlarını duyamıyorum. Haşlanmış veya kavrulmuş karpuz çekirdeği satan da yok ortalıkta.

Hilal Eczanesi’ni geçtikten sonra kuyumcular çarşısı uzanıyor önümde. Vitrinler, göze daha fazla hitap eder tarzda düzenlenmiş. Altın ve gümüşleri izlemekten çok, burada hâlâ telkarî işi yapan Süryanilerin olduğu düşüncesiyle avunuyorum. Vitrinlerde gördüğüm parıltılar, tabelaların üzerinde Gabriel, Simon, Yakup, Nahrin, Gebra gibi isimleri okurken içim buruluyor.

    Az ileride Süryani okul arkadaşımın babasına ait kuyumcu dükkanının hizasına gelirken dikkat kesiliyorum. Dükkanın üzerinde müslümanlara ait bir isim görünce heyecanım daha başlamadan sönüyor.

     Yoklar…

    Kuyumcular çarşısını bitirip artık yukarıya çıkmaya başlarken ortalık birden tenhalaşıyor. Rengiyle, yüzüyle farklı bir mekan. Tarih kokan binalar. Bir yas gibi duran duvarlar. Kapıları, pencereleri kemerli, kemerleri süslemeli evler. On dört ayar altın rengindeki taşlarla örülmüş hayatlar. İnatla ayakta duran çan kuleleri… Ayaklarımın altındaki parke taşlarının girinti çıkıntılarını hissederek yavaş yavaş adımlıyorum, incitmemeye çalışarak…

Kokusuyla, renkleriyle şehrin ruhunu taşıyan taş sokaklar… Kaybolan ayak izlerine basarak yürüyorum. Tek başıma… Onsuz…

***

Ayak izlerimizi arıyorum. Süryani bir kızın ayak izlerini. Bu sokağa, bu eve sinen yüzünü…

”Söz geçiremediğim ayaklarım buraya taşıdı beni. Kalbe dokunan anılar kolay kolay silinmiyor. Fırsat bulduğunda ince bir sızıyla yoklayıp kendi mekanına çağırıyorlar teyze. Çağrıya kulak verdim de geldim” demek istedim, diyemedim.

”Yok teyze, öylesine geçiyordum da… Dalmışım binalara.”

“Ben de seni buraya gelen turistlere benzettim önce. Eskiden sadece Avrupa’dan gelip bakarlardı buralara. Şimdi Türkler de geliyor görmeye. Ama sen buralıya benziyorsun” diyor karşımdaki kadın, inceleyen gözleriyle.

“Buralıyım teyze. Bu mahallede de kaldım bir süre. Şu evde oturuyorduk.”

Annemin ve babamın ismini söyleyince bakışları farklılaşıyor:

“Oğlum deminden beri niye söylemiyorsun? Tanımaz mıyım? Gel, içeri gel. Ne duruyorsun?”

“Yok, şöyle bir bakınayım diye geldim” dediysem de fırsatı elden kaçırmamak için tutuk adımlarla kendimi kapıda buluyorum. Önümde taş avlu. Solgun sarı taşlardan yapılmış ev. Kemerli kapılar, pencereler…

Hesapta olmayan bu an’ın büyülü etkisine kapılıyorum. Üzerimde hafif bir sarhoşluk.

Onun bir zamanlar kaldığı eve gireceğim.

Mita’nın…

Bir mabede girer gibi giriyorum kapıdan içeri. Yavaş yavaş.

Mita’nın sureti aksediyor beynime. Ağır birşeyler çöküyor sineme. Avludaki sandalyelerden birine atıyorum kendimi hemen. Durumumu anlamasına izin vermeden:

“Buraya oturayım teyze. Zaten fazla kalamayacağım.”

Oturduğum yer, asma çardağının altı. Serin. Toparlamaya çalışıyorum kendimi.

Geçirdiğim seneleri soruyor. Ayrıntıya girmiyorum. Kendi hikayemle ilgili değilim şu an. Merak ettiğim şeyi soruyorum.

“Süryaniler kalıyordu burada, siz ne zaman taşındınız?”

“Çok oluyor. Yaşlı İşo ile eşi vardı bizden önce, İstanbul’a gittiler. Onlardan önce Melkê vardı, onlar da Avrupa’ya gitmiş.

Ben Melkê’de takılıyorum. Mita’nın babası… Onu bu evdeyken tasavvur ediyorum. Mita da sıcak bir yaz vakti oturmuş mudur acaba altında oturduğum çardakta?

Ondan geriye kalan bir şeyler arıyor gözlerim, bulamıyorum.

Yazarın diğer yazıları

    None Found