Modern siyasetin bünyesel krizleri

Türkiye’de olağanüstü halin normal bir şeye, normların kendilerini kuran bir şeye dönüşmüş olduğuna işaret eden olgularla çevriliyiz. Yani olağan siyasetin ve hukukun diliyle, ancak istisnai durumlarda söz konusu olabilecek bir şey olan ‘istisna hali’ yine tanım itibariyle istisnai durum sona erdiğinde bitmesi gereken bir şeydir. Fakat olağanüstü hal ilan edilmeden önce de kaldırıldığı zamanlarda kaldırıldıktan sonra da egemenlik icrası bakımından pek de bir şeyin değişmediğini, hala da değişmemekte olduğunu görüyoruz. İstisna hali olağanlaştı ya da olağan düzenin kendi içinde zaten daima bir istisnailiği barındırmış olduğunu gördük. Modern siyaset, kendi kendisini imha etme potansiyelini ta en başından beri kendi kalbinde taşıyormuş meğer biçiminde bir okumayı mümkün kılıyor bu görünüm. Fakat bir başka okuma daha mümkün elbette: Modern egemenlik zaten tam da bu ‘olağanüstü’ niteliği sayesinde, yani öyle ya da böyle hukukun, yasanın dışında durabilme niteliği sayesinde işleyebilir bir siyaset biçimidir.

İlk okuma modern siyaset kurumlarına ve ilkelerine yönelecektir elbette. Bu da siyasetin kurucu ilkeleri olarak addedilen öğelerin kurumların eleştirisinde devreye sokulmasıyla bünyevi bir krizi açığa çıkaran bir siyaset teorisini getirir beraberinde. Örneğin parlamenter demokrasinin temel ilkelerinden biri ‘kamusal tartışma’ ilkesidir (ifade özgürlüğünü de kültürel bir öğe olmaktan çıkarıp siyasallaştıran şey bu ilkedir). Bu ilkeye göre, parlamentodaki bütün tartışmalar, özellikle de karar almaya dönük süreçlerdeki tartışmalar kamuya açık olmak zorundadır. Ama pratikte çoğunlukla tanıklık ettiğimiz şey, bizzat somut hayatlarımızı ilgilendiren kararların arka oturumlarda, çeşitli komisyonlarda (çoğunlukla bu komisyonların üyeleri parlamento üyesi bile değillerdir) alındığı gerçeğidir. Yine bir diğer ilke ise hangi partiden seçilmiş olursa olsun, bir vekilin, kendi seçmenlerini değil, siyasal bir kategori olarak ‘halkı’ temsil etmekte olduğudur. Ama pratikte işler böyle yürümez elbette. Dolayısıyla, ilk okumaya göre bu durumlar, parlamenter siyasetin aşındırılmakta olduğuna işaret eder. Bir bakıma idealisttir bu düşünce tarzı. İdeallerle gerçekliği karşı karşıya getirir ve gerçekliğin eleştirisini bu idealler üzerinden geliştirir. Ama yine de siyasetin temel ilkelerine işaret etmesi bakımından bir çırpıda harcanabilecek bir düşünce çizgisi olmadığını da hatırda tutmalı.

İkinci okuma ise ilkelerle icracıları karşılaştırmayı değil, egemenlik icrasının kendisini çözümler. Bu icranın nesnesi nedir? Kim üzerinde uygulanmaktadır? Ve egemenliğe maruz kalanların hukuksal-siyasal statüsü nedir? Bu sorular eşliğinde gerçekleştirilen bir okuma, modern siyasetin bir aşınma riskiyle karşı karşıya olmaktan ziyade, bizzat kalbinde bir olağanüstülüğü barındırdığını ortaya koyar. Yani modern iktidar, zaten tam da daimi bir olağanüstü haldir. Egemen, herkes karşısındaki egemen konumunu muhafaza eder elbette; fakat bir yandan da karşısında herkesin egemen kesildiği insanlar da vardır. Hukukun ve yasanın dışına atılmış insanlar…

İşte egemen kesilmeye hazır halde bekleyen, egemenliğinin icrasının tadını çıkarmaya can atan bu insan gruplarının, kitlelerinin, bireylerinin yasayla çok özel türde bir ilişki kurduklarını ve Türkiye’de bu ilişkinin temelinde de Kürtlerin durduğunu görüyoruz. Bu insanlar, yasayla değil, yasanın ihlalinin çok özel bir biçimiyle özdeşleşiyorlar. Yani bu insanlar için hukuk ve yasa, yalnızca delinmek için, sürekli etrafından dolanmak için var. Ama bir yandan da hukuk ve yasa olmalı bu insanlara göre; örneğin Kürtleri bu hukuka ve yasaya nesne kılmak için. En haklı oldukları durumlarda bile önce “Ben terörist değilim” diye bağırmaları da bundan. Yasanın kendileri için değil, Kürtler için olduğu yönündeki sezgisel bilinçleri söyletiyor bunu. “Yasa boyun eğmektir; e zaten Kürtlere boyun eğdirmek için vardır yasa, o halde beni neden bağlasın” diyen bir hal…

Bu iki okuma arasında, yasaya ve hukuka bu iki bakış arasında salındığımız, bir o yana, bir bu yana başvurarak siyasal söylem ürettiğimiz günlerden geçiyoruz. Sanırım öyle ya da böyle sözcüğün sahih anlamında ‘siyasal olanın’ belirmesini arzuluyor; fakat bunun reel politik durum içinde nasıl olabileceğini pek de kestiremiyoruz. Ama öyle ya da böyle, bunun bir egemenlik devrinden ve paylaşımından (bunun en makul yolu özerklik olarak görünüyordu bir süre öncesine kadar) geçtiği muhakkak.

Yazarın diğer yazıları