Muaviye’den İmralı’ya

İslamda, devlet hayatında hile, yalan, dolanla sarmal münazara çürütmeciliği, üçüncü Halife döneminde, görülmeye başladı. Halifeliği ele geçiren Osmanlılarda doruğa ulaştı.

Entrikanın ilk büyük mucidi Muaviye’dir.
Ali’ye karşı Halife adayı olan Muaviye, Siffin savaşında yenileceğini görünce, askerlerinin mızraklarına Kur’an sayfalarını taktırmış, bununla karşı tarafın saldırmasını önlemiş, sonra sorunun halli için, ikili hakem tayinini önermiş, isteği kabul görmüştü. Muaviye’nin hakemi, “şartların eşitliği için” diyerek Ali’nin Halifelikten istfa etmesini ve bunun delili olarak da parmağındaki yüzüğü kendisine vermesini istemişti. Ali bunu da kabul edince hakem, “Halifelikten istifanı kabul ediyor, emaneti Muaviye’ye veriyorum” diyerek yüzüğü onun parmağına takmış, Ali’yi orta yerde bırakmıştı.
Osmanlı sarayındaki entrika kumkuması, Sultan çıkarı için, İslamın kitabını eğip, bükerek anlamlar üretmek üzereydi. Bunun için özel ekipler vardı. Bunlara, Recep Tayyip’in de pek sevdiği deyimle “din uleması” deniyordu. Ulema, Kur’an’dan anlam üretirken (fetva) pek tabii olarak Sultanın çıkarlarını İslam dini ve Osmanlı devletinin kazancı olarak gösteriyordu. O nedenle, Fatih’ten itibaren Osmanlı sarayı kanlı labirente dönüşüyor, orada kelleler uçuşuyordu. Uykusu kaçan Sultan,  korkularından kurtulmak için babasını, kardeşi, oğullarını uykuda bastırıp gıtlaklatıyor, Sadrazamları (Başbakan) celat önüne atıyordu.
Recep Tayyip’in “ecdadımız” yaptığı Osmanlı tarihinde, 14 Sultan düşürülmüş ve öldürülmüş, 44 Sadrazamın kellesi uçurulmuştu. Din ve devletin iyiliği adına öldürülmüş oğullar, kardeşlerin kesin rakamını ise kimse bilmiyordu.
AKP bugün, TC tarihinde kimsenin yapamadığı kadar dincidir. Özellikle Kürdistan konusunda yalan yere dini bozuk para gibi havaya savurmakta ve harcamaktadır.
Dini malzeme yaparak günü kurtarma, kazanç elde etme entrikacılığı daha sonra külhan adamlarına miras olarak geçti. Akı kara, karayı ak gösterme çürütmeciliğinde başarısı, ayıplar fazilet oldu.
Günümüzde “ulema” yerine, halkın vergileriyle “danışman” taburları besleniyor. Her danışman birer Osmanlı ulemasıdır. Efendisine usturuplu yalan, dolanla sarmal “günün fetvasını” sunan.
Kürtler, hırsızlıkta mahir, dolandırıcılıkta şah olan bu taife ve efendilerini, “kıla çava dıdızın, xuediyê we penahesê” (sahibine belli ettirmeden gözdeki sürmeyi çalarlar) diye tarif ediyorlar.
Danışmanlar üretiyor, kimileri havalara savuruyor, yalanları.
Bu arada deryalarda gemiler yüzdüren, gecekondudan şatolara taşınma hırsızlık ürünü ama, rüşvetin adı, haraç toplamanın belgesi, yalanın izi yok, her şey sevap içindir. Yalan, dolan labirentlerinde, Kürdistan sorunu bir yana “Kürdün meselesi” bile yok.
Her taraf Muaviye anlayacağınız…
Kürtler, inkarı var, akı kara, karayı ak gösteren çürütmeci  tiyniyetsizliği arsızlık, utanmazlığın ifadesi olarak görüyor ve bu tipleri, “tu destê wida bıgırı, je isbat nakê” (elinde yakalasan kanıtlayamazsın) sözüyle tanımlıyorlar.
Kürtler, geride kalan deneyimleriyle kimin ne, hangi tiyniyetsizliğin kaç kulaç ve neyin ne olduğunu avuçlarının içi gibi biliyorlar.
Yalnız, gidip Nizip’te konuşan Recep Tayyip, yine acayip, söyledikleri bir tuhaf ve gerçeklerden uzaktı. Şöyle diyordu:
 “Bazıları (Kürtler demek istiyor) rahat durmuyor. Ya ne oluyor da yetmiyor mu? Otur oturduğun yerde. Makamsa makam, milletvekilliğiyse milletvekilliği, parlamentoya da giriyorsun, cumhurbaşkanı da oluyorsun. Ne istiyorsun? Rahat ol. Tutturmuşlar bir şey; ‘Kürt sorunu’. Ben Kürt sorunu diye bir şey tanımıyorum. Kürt kardeşimin sorununa evet, Kürtçülüğe hayır. Kürt kardeşimi seviyorum ama Kürtçülüğü reddediyorum. Biz ret politikalarına ‘hayır’ dedik, inkar politikalarına ‘hayır’ dedik, asimilasyona ‘hayır’ dedik; tüm yaradılanları yaradandan ötürü sevdik.”
Ne diyeyim ben. Recep Tayyip, soykırım suçu işlediği için dünyaca aranan Sudanlı Goril generalle dost, halkına kişilik kazandıran Libyalı Kaddafi için de ölüm fetfacısıydı. Libya’da, Suriye’de soygun yapan, cinayet işleyen tecavüzcüler özgürlük savaşçılarıydı.
Kürtleri ise birbirine karşı “keklikleşmeye” özendiriyordu. Mevkiler, makam, çil paraların çekiciliğini hatırlatarak “otur oturduğun yerde” azarlamasıyla satışa getiriyor, Mehmet Metinerleşmeye, Hüseyin Çelik, Galip Ensarioğlulaşmaya çağırıyordu.
Kürdistan’ın yarası gün ışığında, iniltiler arşu azmanda, ama o hala Muaviye’nin ruhunu çağırır gibi konuşuyordu: “Kürt kardeşimi seviyorum. Biz ret politikalarına ‘hayır’ dedik, inkar politikalarına ‘hayır’ dedik, asimilasyona ‘hayır’ dedik.”
 Hafta sonu, Brüksel’e kadar uzanan bir gezi yaptım. Bazı Kürt liderlerle konuştum. Onlara “nankörler” diye bağırmadım. Ama, “Bakın, çözüm için İmralı’da görüşmeler de başladı” diyerek Recep Tayyip’in Nizip konuşmasını hatırlatıp, “daha ne istiyorsunuz?” diye sordum.
“Recep kendini, Muaviye ortalıkta dolaşan ruhu sanıyor” dedi biri.
Bir başkası devam etti:
“Asimilasyon, inkar ve ret politikaları 1925’in izinde hızla ilerlerken, olanı inkar ancak Recep Tayyip’e yaraşır.”
Ama asıl, çarpıcı söz şuydu:
“Recep Tayyip, silahların teslimi ön şartıyla, İmralı sürecini doğmadan öldürmüştür. Çünkü ön şart, Kürtleri yeniden teslimidir. 1925 şartlarını perçinlemektir. Nizip’te Kürt sorunu yoktur derken, söylemek istediği budur. Olmayan sorun konusunda anlaşma sözkonusu değildir, diyor kendi kibriyle. Onun kibrinin ufku, daracık dünyası budur. Emredince olacakmış, gerilla teslim olacakmış havaları, çözmsüzlüğü dayatmadır. Bu tutum karşısında İmralı süreci başlamadan bitmiş, başka bir deyişle ölü doğmuş demektir.”
Ben ne diyeyim, bugüne kadar teslim diye diye savaşı körüklediler.
Recep Tayyip, sorun yok, dolayısıyla anlaşma da yok müjdesi verirken, kim bilir sakallı, sahte abdestli yeni silah tacirlerini, komisyoncuları, askeri araç, gereç tedarikçilerini ne kadar çok sevindirmiştir…

Yazarın diğer yazıları