Mülteci mi ekonomik göçmen mi?

Zorunlu göç   zorlu yaşam – 2
Savaş, yoksukluk, iklimsel değişimler, siyasal baskılar ve ucuz iş gücü transferlerinin göç ve göçmenlik sorununu küreselleştirdiğini dünkü yazımızda ifade etmiştik. Yaşam ve özgürlüklere yönelik tehditlerden dolayı milyonlarca insan göç etmek zorunda kalıyor. Mülteci ve ekonomik göçmen arasındaki farkı da ayırt etmek, her zaman mümkün olmayacaktır. Açlık, savaş, politik görüş ve inançlarından ötürü keyfi uygulamalarla tehdit altında bulunan insanların sağlıklı ve emniyetli bir bölgede yaşaması günümüzün önemli bir sorunudur. Bir kişinin mülteci ya da ekonomik göçmen olup olmadığına, vatandaş olup olmadığına, işkence, silahlı çatışma, yaşamına yönelik tehditler veya büyük yoksulluktan ötürü kaçıp kaçmadığına bakılmaksızın, o kişi, asgari insan haklarından yararlanma hakkına sahiptir.
Göç; toplumsal düzeni etkileyen, insanları sosyal, ekonomik, psikolojik vb. yönlerden çeşitli sorunlarla karşı karşıya bırakan tarihsel bir olgudur. Tarihin her döneminde yaşanan göç hareketleri benzer özellikler gösterir. İnsanlar kimi zaman daha iyi yaşam standartları için, kimi zaman ise karşılaştığı baskı, zulüm, ayrımcılık gibi sebepler yüzünden göç etmişlerdir.  Yüzyıllar boyunca insanlar, zulüm, siyasal-dinsel-ırksal baskı, silahlı çatışma ve şiddet olayları yüzünden yurtlarını ya da içinde yaşadıkları toplumları terk etmek zorunda kaldılar. Bu tür kaçışlara çok eski tarihlerden de örnekler bulunabilir. Fakat kitlesel zorunlu göçlerin gerçek tarihini, özellikle modern ulus devletlerin kuruluşundan başlatmak daha doğru olur

Göç ve türleri

İkinci Dünya Savaşı ve savaşı takip eden dönem, yakın tarihteki en büyük insan göçlerinden birine sahne oldu. Avrupa sınırları içerisinde, doğuda ilerleyen Sovyet ordularından kaçan Almanlar ve Almanya’da çalışmaya zorlanan yabancı işçiler dışında, tahminen 40 milyondan fazla insan 1945 yılının Mayıs ayında yerinden edildi. Bu arada Nazilerin geri çekilmesinden sonra Yunanistan’da patlak veren iç savaş ve güneydoğu Avrupa’daki diğer çatışmalar, onbinlerce mültecinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Savaş süresince Avrupa dışında da kitlesel yerinden edilmeler yaşandı. Bu olaylar arasında Japon kuvvetleri tarafından kontrol altında tutulan bölgelerden milyonlarca Çinli’nin çıkarılması da bulunuyordu. Modern göç fenomenini karakterize eden göç türleri içinde mülteci ve sığınmacılar en incinebilir durumda olan, başka bir yerde sığınak bulmaya çalışan, belirsizlikler içinde insan hakları ihlallerine karşı korunmaya en çok gereksinimi olan gruplar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan göç, göçmenlik ve mültecilik tanımlarının hiçbir değişiklik olmadan günümüze taşınması, günümüzün göç gerçekliğini kabul etmemekte direnme anlamını taşımaktadır.
Göç genel olarak ‘isteğe bağlı göç’ ve ‘zorunlu göç’ olmak üzere ikiye ayrılır. İsteğe bağlı olan göç türlerinde, ekonomik, eğitimsel, sosyal ya da başka bir nedenle kendi toplumunu bırakma, daha iyi bir yaşam sürmek için başka bir yere gitme söz konusudur. Bu kategoriye, uluslararası göç, yasal olmayan göç, uluslararası iş göçü girmektedir. Zorunlu göç ise savaş, sivil çatışmalar, devrimler, ayrımcılık, dinsel rekabet, doğal afetler ve gelişim programları yüzünden yerinden edilen insanları içermektedir. Bu kategoriye sığınmacılar ve yeniden yerleştirilenler girmektedir.

Göçle gelen sorunlar

Zorunlu göç ile nesiller arasında kopukluk yaratılmasının yanı sıra kişinin tarihi bilinci de yok edilmektedir. Kişiler, aileler, aşiretler vb. yıllarca yaşadıkları anayurtlarından hiç bilmedikleri yerlere kendi istekleri dışında gittiklerinde yok olan toplumsal ve tarihi değerler hem kişilere hem de topluma zarar vermektedir. Göç, sürgün ve iltica dalgalanmalarıyla yer değiştiren toplumlar aynı zamanda kültürel ve sosyal değişimleri de beraberinde getiriyorlar. Göç, sürgün ve iltica dalgalanmalarıyla kaybolan kültürler aynı zamanda kaybolan toplum olgusunu da beraberinde getiriyor. UNESCO dünyada 2500 dilin-dolayısıyla kültürün- kaybolmakla karşı karşıya kaldığını açıklayarak kaybolan dillerin ve kültürlerin en çok coğrafi dalgalanmalardan kaynaklandığını belirtiyor.
National Geographic dergisi ise dillerin kaybolduğu yerde kültürlerin ve bu kültürlerin sosyal yapısının kaybolduğuna işaret ederek “Diller kendi coğrafyasından koptuğu an kaybolmaya başlar ve bu beraberinde toplumların kaybolmasını sağlar” belirlemesinde bulunuyor. Nüfus değişimleri üzerine araştırma yapan uzmanlar, göç, sürgün ve ilticaya bağlı nüfus dalgalanmalarıyla coğrafi değişikliklere giden toplumların kültürel varlıklarının sona erdiğini söylüyor; bu durumun egemen tüketim kültürünü yarattığı tartışmaları da beraberinde geliyor.
Göçü sadece bir fiziksel yer değiştirme olarak görmemek gerekiyor; onun bir beyin göçüne de tekabül ettiğini belirtmek gerekiyor. Toplumu enerjisi tükenmiş bir vücut gibi güçsüz bırakan başlıca olgu beyin göçüdür. Beyin göçü, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere yaptığı karşılıksız bir hibe olup, gelişmekte olan ülkelerden her giden beyin ile ülke, aklını kaybetmektedir. Beyin göçü ülkelere ekonomik, sosyolojik ve psikolojik olarak etkiler yapmaktadır.

Mültecilikle ilgili tanımlar
Mülteci/sığınmacı konularında farklı tanım ve kavramlaştırmaların seçildiği, ulusal ve uluslararası kuruluşların kendi perspektifleri açısından konuya ilişkin tanımlar yaptıkları görülmektedir. 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin(BMMYK) kuruluş tüzüğünde, “ırkı, dini, milliyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti ya da siyasal düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen ya da uyruğunu taşıdığı ülkenin hükümetinin korumasından yararlanamayan veya ikamet ettiği ülkeye dönmek istemeyen her kişi”nin mülteci olarak tanımlandığı görülmektedir.
1967 yılında kabul edilen protokol ile 1951 sözleşmesindeki tanımda değişiklik yapılmamış; ancak coğrafya ve tarih sınırlaması kaldırılmıştır. Afrika Birliği Ülkesi Sözleşmesi’nde ise mülteci tanımı için 1951 sözleşmesindeki nedenlere ek olarak dış saldırılar, işgal, yabancı egemenliği ya da ülkelerin bir kısmında veya tamamında görülen kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar nedeniyle ülkeyi terk etmeye zorlanan kişiler de eklenmiştir. 1984 yılında kabul edilen Cartagena Bildirgesi ile ise Orta Amerika’daki şiddet ve insan hakları ihlalleri üzerine mülteci tanımı yeniden yapılmıştır. Buna göre mülteci, “yaygın şiddet, dış saldırı, iç çatışmalar, yaygın insan hakları ihlalleri ya da kamu düzenini ciddi olarak bozan diğer durumlardan dolayı yaşamları, güvenlikleri ya da özgürlükleri tehdit altında olduğu için ülkelerinden kaçan kişilerdir.” Ancak bu tanımın 1951 sözleşmesi hükümleri karşısında yasal yönden çok fazla bir anlamı kalmamıştır.

Mültecilerin hakları ve belgeler

Mültecilerin hakları ile ilgili pek çok uluslararası ve bölgesel sözleşme ve belge bulunmaktadır. Tüm insanların sahip olması gereken haklar yanında özel olarak mülteciler lehine de yorumlanacak bir takım hakları içeren bu belgelerden en temel olanları şunlardır:
1- İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948)
2- Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi (1951)
3- Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol (1967)
4- Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi (1966)
5- Uluslararası Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (1966)
6- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950)
7- Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989)
8- Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme (1954)
9- Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin Sözleşme (1961)
10- Her Tür Irk Ayrımcılığına Son Verilmesine İlişkin Sözleşme (1965)
11- Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi (1969)
12- Cartagena Deklarasyonu (1984)

Bu sözleşmelerle mülteci haklarına ilişkin birçok düzenleme yapılmış; çalışma hakkından, serbest dolaşım hakkına, barınma hakkından insanca yaşama hakkına kadar pek çok hak güvence altına alınmıştır. Ancak yasa kitaplarında eksiksiz biçimde yazılan bu hakların mültecilerin hayatında da böyle karşılık bulduğunu söylemek imkansızdır. Mülteciler, yasadışı bir biçimde haksız, hukuksuz bırakılmakta, çoğu zaman ise yıllar süren statüsüz bir yaşama mahkum edilmektedir.

Mültecilerin hakları

Mülteci ve sığınmacı için ortak ele alınan haklar ve standartlar şu şekilde ifade edilmektedir:
1. Düşünce ve ifade özgürlüğü: Düşünce ve ifade özgürlüğü, toplanma hak ve özgürlüğünü, din özgürlüğünü kapsar. 2. Alıkoymaya (gözaltı) karşı koruma: Gözetim altına alınmanın yargısal denetimini sağlayan standartlar, gözetim altında bulunan sığınmacıların BMMYK ile haberleşmelerini garanti eden standartlar, keyfi gözaltıları engelleyen standartlar, gözetim altında bulunan sığınmacıların adi suçlularla bir arada bulundurulmasına dair standartlar, gözetim altına alınma koşullarının onur kırıcı, zalimce yada insanlık dışı olması halinde devreye girecek standartlar. 3. Adil yargılama hakkı 4. Seyahat özgürlüğü 5. Çalışma hakkı 6. Irk ayrımcılığına karşı sığınmacıları koruyan standartlar 7. Mültecilerin zulüm riski olan yere geri gönderilmelerine karşı korunma hakkı.
Diğer bir sınıflandırmaya göre mültecilerin hakları temelde sosyal haklar, kültürel haklar ve sivil/politik haklar olmak üzere üç başlık altında ele alınmıştır.
1. Sosyal haklar: Çalışma, sosyal güvenlik ve yaşamak için yeterli bir yaşam standardı, ev sahibi olma, ülkedeki sağlık hizmetlerine ulaşma, dinlenme ve boş zaman hakkı, yasal olarak yerleşen göçmenler için barınacak ev ve aile birleşimi hakkı, göçmen işçiler için kazanç ya da birikimlerinin bir kısmını kendi ülkelerine transfer etme hakkı, serbest çalışan göçmen işçilerin korunma ve barınma hakkı…
2. Kültürel haklar: Düşünce, vicdan, din ve ifade özgürlüğü hakkı, eğitim hakkı, toplumun kültürel yaşamının içinde özgürce yer alma hakkı, sanata ve bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkı…
3. Sivil ve politik haklar: Yaşam hakkı; dolaşım özgürlüğü ve yerleşeceği yeri özgürce seçme hakkı; herkesin yasadan önce bir birey olarak tanınması hakkı; barışçı bir şekilde dernekleşme ve temsil hakkı; ırk, milliyet ya da din konusunda herhangi bir kısıtlama olmaksızın evlenme hakkı…
 
Dünya mültecilerinin durumları

Tarih boyunca kitlesel olarak yerinden edilenler olduğu gibi bugün dünyada 40 milyondan fazla insan zorla kendi evlerinden ayrılarak şiddet ve zulüm nedeniyle yer değiştirmiştir. Bu insanlar üç grupta incelenebilir:
1. Mülteciler: Yaklaşık 15 milyon insan diğer bir ülkeye güvenlik gereksinimiyle kaçmıştır.
2. Ülkesi içinde yerinden edilenler: 2.5 milyon insan bu durumdadır.
3. Sığınmacılar: Yaklaşık 1 milyon insan, diğer bir ülkeden koruma almaya çalışmışlar ancak hala mülteci olarak kabul edilmemişlerdir.
2000 yılında tahminen 800,000 mülteci memleketlerine dönüş yaptılar. 2000 yılında BMMYK’nın destek verdiği 40,000 mülteci dahil yaklaşık 97,000 mülteci, ilk sığınma ülkelerinden üçüncü bir ülkeye yerleştirilmiştir. Bu sayı örgüte ait 1999 verilerindeki yüzde 37’lik artışı göstermektedir. Genel olarak, BMMYK’nın ilgi alanına giren nüfusun yüzde 50’sini kadınlar oluşturmaktadır. 60 ve üzeri yaş grubunda kadınların oranı ise, daha uzun ömür beklentisini doğrulayacak şekilde yüzde 55’tir. Elde olan bilgilere ait nüfusun tahminen yüzde 50’si 18 yaşın, yüzde 15’i ise beş yaşın altındadır. Yaklaşık yüzde 8’i ise 60 ve üzeri yaş grubundadır. En çok sanayileşmiş 39 ülkede yapılan sığınma başvuruları, 1999’da 648,300 iken, 2000 yılında yüzde 3’lük bir düşüşle 629,800’e gerilemiştir. 2000 yılında alınan sığınma kararlarının yüzde 18’i mülteci statüsü verilmesi ile neticelenmiş, yüzde 15’i ise insanı sebeplerle oturma izni verilmesiyle sonuçlanmıştır.
2000 yılında ulusal nüfusun büyüklüğüne oranla mülteci nüfusunun en yüksek olduğu ülke, 1,000 kişi başına 80 mülteci ile Ermenistan’dır. Bunu 1,000 kişiye 59 mülteci ile Gine, 46 mülteci ile Yugoslavya ve 43 mülteci ile Kongo izlemektedir.
II. Dünya Savaşı’nın sonunda, Avrupa büyük çaplı bir insanlık trajedisiyle karşı karşıya kaldı. Daha sonraki süreçte Avrupa ülkeleri kıtaya olan yoğun göçün önünü almak için çeşitli ‘tedbirler’ almaya başladılar. Batı Avrupa hükümetleri, Avrupa Birliği’nin doğusunda bir tür ‘tampon bölge’ yaratan ‘güvenli üçüncü ülkeler’ listesi oluşturdu. Orta Avrupa, Doğu Avrupa hükümetleri ve diğer hükümetler ile yasadışı giriş anlaşmaları yaparak sığınmacıları yolculukları sırasında geçtikleri ‘güvenli’ ülkelere geri göndermeye başladılar. Bu anlaşmalar, sığınmacılara neredeyse hiçbir güvence vermiyor; korunma talebelerinin inceleneceği garantisi olmaksızın, sığınmacıların bir devletten diğerine, zincirleme olarak ‘sınırdışı edilmeleri’ riskini taşıyordu. BMMYK, bu uygulamanın ‘açıkça temel korunma ilkelerine karşı’ olduğunu; refoulement (sığınmacıyı zorla ülkesine geri gönderme) uygulamasına karşı yeterli korunmayı sağlamadığını belirtti.
Bu arada, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de batılı komşularının verdiği cesaret ile gelenlerin sayılarını düşürmek için benzer kontroller başlattı. Göç ve sığınma ile ilgili çalışmaların çoğu, 1990’lar süresince, üye devletlerin eşgüdümlü olarak daha sıkı giriş politikaları uygulamaları üzerine odaklandı. Bu doğrultuda imzalanan 1990 Schengen Sözleşmesi, polis güçlerinin takviyesi, adli işbirliği, ortak vize politikaları ve kaçakçılık cezalarının artırılması gibi şartlar içerirken 1990 tarihli Dublin Sözleşmesi de anlaşmalı taraflar arasında, hangi devletin sığınma dilekçesini kabul edecek en uygun ülkeyi alışveriş yaparmışçasına seçmelerini engellemek ve hiçbir ülkenin sorumluluk kabul etmemesi durumunda ortaya çıkan ‘dolaşan mülteci’ sorununu çözmek için tasarlanmıştı.
Mart 1990’da Avrupa Komisyonu “İltica Sürecinde Ortak Standartlara Doğru” başlıklı bir çalışma notu hazırladı. Not, Konseyin ve Parlamentonun bu konuda Maastricht ve Amsterdam Antlaşması ile sağlanan uyumlaştırma süreci bağlamında yapmaları beklenen tartışmalara temel oluşturması amacıyla hazırlandı. Komisyonun hazırladığı nota göre, iltica sürecini uyumlaştırımasının olası tek yolu koruma için yapılan tüm taleplerin belirlenmesi amacıyla tak bir süreç hazırlanmasıdır (Buz; 2004: 85).
Avrupa’nın aksine, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada geleneksel göç ülkeleridir. Bu nedenle, bu ülkeler yeni gelişleri planlamaya ve gelenleri kendi toplumları ile bütünleştirmeye alışkındır. Mülteciler, eskiden beri göçmenlerin bir kategorisi sayılmış ve II. Dünya Savaşı yüzünden yerinden edilmiş kimselerin çoğu süregelen göçmen programları çerçevesi içinde Kuzey Amerika’da yeni bir vatan sahibi olmuştur. İki ülke de uzun zamandır mülteci alımları yapmaktadır ve iki ülkenin hükümetleri ve gönüllüler, mültecileri yerleştirmek için yakın bir işbirliği içinde çalışmaktadır.
Kuzey Amerika’da 11 Eylül saldırıları mülteci ve sığınmacılar için olumsuz etkiler doğurmuştur. Saldırılar sonrası, ABD, Kanada, Meksika göç ve sığınma sürecini uyumlulaştırmak için çabalarını yoğunlaştırmıştır. Aralık’ta ABD ve Kanada, resmi olarak mülteci ve sığınmacılar için güvenlik sürecini gözden geçirme, sığınmacılar konusunda bilgi paylaşımı ve üçüncü güvenli ülke konusunda anlaşmıştır.

Göçmen karşıtlığı gelişti

Amerika Birleşik Devletleri’ne 1990’ların başında belli bölgelerden, zayıf ekonomi nedeniyle, iş bulmak için belgeleri olmadan gelen göçmenlerin sayılarındaki artış, göçmen karşıtı duyguların yayılmasına neden oldu. Bu arada, diğer sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde de kaydı yapılan sığınma başvurularının sayısı gözle görülebilir bir şekilde artarak 1985 yılında 20.000 iken 1995’te 148.000’e yükseldi. Büyük ölçüde göçe karşı olan sağ görüşlü siyasetçiler, göçmenleri ve mültecileri ekonomik ve sosyal sorunlar yaratmakla suçlayarak kamuoyunun korkularını arttırdılar. Sanayileşmiş devletlerin mültecilere sorumluluklarını yerine getirmekte karşılaştıkları en önemli zorluklardan biri, mültecilerin ve diğer göçmenlerin “karışık akınlar” halinde gelmesi olgusuyla ve bununla bağlantılı olarak “farklı nedenlere dayanan göçlerle” uğraşmaktır. Kanada ve ABD’de olduğu gibi göç, Avustralya ve Yeni Zelanda ile bütünleşmiş bir konudur. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, iki ülke de, çoğu Avrupa’dan gelen mülteciler için gidilebilecek iki önemli seçenekti. Aileleri yeniden birleştirmek amacıyla veya başka yollardan gelenler hariç 350,000’in üstünde mülteci 1945’ten sonraki 25 yıl içinde, Avustralya’ya  yerleşti. Buna ek olarak, 7,000 kişi de Yeni Zelanda’ya yerleşti. Sığınmacı kabul eden bazı sanayileşmiş devletlere yapılan sığınma başvuruları en çok sırası ile -1980-1999 itibari ile- şu devletlere yapılmıştır; Almanya, Amerika Birleşik Devleti, Fransa, Kanada, İngiltere, İsveç, İsviçre, Hollanda, Avusturya ve Belçika’dır.

Göç gezegeni: Dünya

Elimizdeki son verileri de sizlerle paylaşarak Dünyanın asıl bir göçler gezegeni olduğunu belirterek dizimizi sonuçlandıralım. Son veriler şöyle: Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Bölümü’nün (UNDESA) yaptığı çalışmaya göre dünyada göçmen sayısı 232 milyona rekor seviyeye ulaştı. ABD 45,8 milyon göçmenle ilk sırada yer alırken, Rusya 11 milyonla ikinci, Almanya da 9,8 milyonla üçüncü oldu. Rapora göre son 20 yılda göçmen nüfusta önemli artış yaşandı. 1990’da 154 milyon olan göçmenlerin sayısı, 2000’de 175 milyona yükseldi.
Rusya’da ise göçmen sayısı son yıllarda azalmaya başladı. 2000’de Rusya’da göçmen nüfus 12 milyonu buluyordu. Göçmenlerle ilgili düzenlemeler Rusya’nın siyasi ve sosyal yaşamında gündem olmaya devam ediyor. Rusya hükümetinin yaptığı çalışmalara göre Rusya’da bulunan göçmenlerin büyük çoğunluğu ekonomik sıkıntı çeken eski Sovyet ülkelerinden gelen vatandaşlardan oluşuyor. Burada sınırlı vize uygulamasının olması da göçmen nüfus akışında etkili. Rusya Federal Göçmen Servisi’nin verilerine göre çok az sayıda göçmen Rusya’da kalıcı oluyor. Rusya’da kalıcı ya da geçici göçmen olarak kayıtlı nüfus 718 bin 600. Bunların büyük çoğunluğu toplumla entegre olmuş ve ülke ekonomisine katkı sağlıyor. Yurt dışında yaşayan göçmenlerin 9,1 milyonu Suudi Arabistan, 7,8 milyonu Birleşik Arap Emirlikleri, 7,8 milyonu İngiltere, 7,4 milyonu Fransa, 7,3 milyonu Kanada, 6,5 milyonu Avustralya, 6,5 milyonu İspanya’yı tercih etti. DEVAM EDECEK


 ALİ ONGAN

Kaynaklar:
* Birleşmiş Milletler İnsan Hakları ve Mülteciler Kitapçığı No: 20
* “Zorunlu Çıkış Zorlu Kabul- Mültecilik” SGDD Yayınları, Ankara 2004,
* www.unchr.org.tr
* Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Cenevre 1994 “Mülteci Çocuklar Koruma ve Bakim Kılavuzu”
* BMMYK, Kentsel Mülteciler İçin Sosyal Hizmetler, Cenevre: 1994
* Uluslararası Göç ve Kadın Sempozyumu metinleri
* www.ozgurpolitika.org
* BMMYK, Dünya Mültecilerinin Durumu 1997-1998 Bir İnsanlık Sorunu, Cenevre: Oxford University Press, 1998
* Dünya Mültecilerinin Durumu İnsani Yardımın Elli Yılı 2000, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, Cenevre: Oxford University Press, 2001
* Mülteciler ve İltica Hakkı Yaşamın Kıyısındakilere İHD yayını.

 

Yazarın diğer yazıları

    None Found