Musevi Dışişleri Bakan yardımcısını Quto’nun babası Müslüman yaptı!

‘Yardımı” kimin yaptığının, bugünün dünyasında hiçbir önemi yoktur. Önemli olan “yardımı” alanın, bu yardımı ne için kullandığıdır.

Bu bir.

İkincisi de şudur: Kutsal bir davaya bir günahkarın yaptığı yardım onu günahkar olmaktan çıkarmaz, kutsal dava da ona bir günahkarın yardım yapmasından dolayı günahkar olmaz.

Bu satırları neden yazdım? Şundan: Rojava devrimi “devletler” söz konusu olduğunda “yalnızdır.” “Halklar” söz konusu olduğunda insanlığın vicdanında taht kurmuştur. Yine de devletlerin yardımı önemlidir.

Şimdi düşünelim: ABD yeniden, bu defa tanklarıyla Rojava topraklarına avdet etti. Bu bir “yardımdır.” Rojava’dan “ricat” etmesi ise Türk devletine yardım olmuştu. Hala hem Rojava’ya “yardım” etmekte, hem de Türk devletine.

Tazıya “tut”, tavşana “kaç” misali.

İyi de Rojava ne yapıyor: Yardımı “alıyor” ve “kutsal davası” için kullanıyor. Türk devletine yapılan ABD “yardımına” karşı olarak da, topraklarını silah elde savunuyor.

Şöyle bir şey oluyor: Susuzluktan kırılan şehrinize, “su tüccarı bir hayırsever” daha önce “lağım suyu çekilen” tankerlerle su “yardımı” yapıyor. Ne yapacaksınız? “Suyun pis, defol” mu diyeceksiniz, yoksa “boklu suyu” alıp, onu imbikten geçirdikten ve klorladıktan sonra halkın susuzluğunu mu gidereceksiniz? Aslına bakarsanız kentlerin içme suları tastamam böyle “sifonla çekilen suların” arıtılmasıyla elde ediliyor. Şimdi siz bu işlemi yapanlara “halka boklu su içirtiyorsunuz” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Zaten o suyu içiyorsunuz. Pekala, aynı şekilde, şehre “boklu tankerle” su veren “hayırseverin” hayırsever olduğunu söyleyebilir misiniz? Söylerseniz ayıp olur.

Kendisine “kirli amaçlarla yardım” yapılan devrim bu yardımı aynen benzer işleme tabi tutuyor. Yardımı alıyor, “kutsal amaçlarının” imbiğinden geçiriyor, “Konfederalizmle, demokratik ulusla, kadın özgürlükçü, ekolojik ve komünal toplumla” klorluyor ve sonra “ver elini cepheye”. Yardımı, yardım yapanlar da dahil düşmana karşı kullanıyor. (Aklıma geldi: Neçirvan Barzani Türk yardımını nasıl kullanıyor? Sanırım imbikten geçirmeden yalayıp yutuyor.)

Rojava’ya “yardım” eden, o da ediyorlarsa eğer, yardım ettikleri için elbette “Apocu” olmuyor. Yardımı alıp, imbikten geçiren ve klorlayıp temizleyen Rojava da “yardım edenlerin işbirlikçisi” olmuyor.

Devrim bütün kirli suları temizler. Kirli su ise düzeni besler. Mesele budur.

Tam bunları yazıyordum ki, benim güzel arkadaşım, Sur’da “taş atan çocuk”, az önce Rojava’da “devriye atan” Türk zırhlılarına attığı taşın tozuyla kapımdan girdi. Quto… Elinde mutat olduğu üzere bir gazete kupürü, masama hışımla attı: “Siyonistler provokasyon yapiy, bizi Müselman halktan tecrit etmek istiy… Haci babam bu habere çok kızmıştır.”

Telaşlandım. Sonra haberi bir solukta okudum. Şöyleydi:

“İsrail Parlamentosu Knesset’te, Kuzey Suriye Kürtleri ile ilgili gerçekleştirilen oturumda konuşan İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Tzipi Hotovely, Kürtlere yardım ettiklerini duyurdu.”

Okur okumaz şu “hadis-i şerif” aklıma geliverdi:

“Kıyamette, başka himaye bulunmayan günde Allahü teâlânın himayesindeki 7 kişiden biri, verdiği sadakayı gizleyen, sağ elinin verdiğinden sol eli haberi olmayan kimsedir. [Buhari]”

Quto’ya “Onlar İbrani’dir, ne bilsinler İslam’ın yardımı ‘gizli’ tutan ahlakını” dedim. Sonra ekledim, “demek ki İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı, sağ eliyle verdiğini sol eline duyurduğu için, o 7 kişiden biri olmayacak, Allahü Tealanın himayesinden mahrum olacak.”

Quto’nun tepesi attı: “Boşversene Veysi abe, dedi, ben öte dünyadan söz etmiyem, bu dünyadan söz ediyem, dindar Müselman halkımız bu işe ne diyecek? Yahudi’nin yardımı mekruhtur.”

Devrime hizmetlerini bilmesem, keratayı ayağımın altına alıp, bir güzel pataklıyacağım. Kendimi tuttum. Ona yukarıda yazdığım yazının ilk bölümünü tane tane okudum. Sonra şöyle dedim:

“Boklu suyu içme suyu yapıyorlar, sen de afiyetle içiyorsun, Rojava’nın İsrail yardımını Hz. Muhammed (SA)’nın yudumladığı Zemzem suyu haline getireceğine inanmıyor musun?”

Bugüne kadar Quto’yu böylesine şaşırmış bir halde görmemiştim. Önüne bakarak çıkıp gitti.

Ertesi gün kapım çalındı. Quto. Yanında babası. Mütedeyyin bir Sur adamı.

“Veysi abe, dedi Quto, neş’eli bir hali vardı, babevım sana tesbahalarından birini hediye ediy, sen Kürtçe bilmiysin, diyiy ki, Kek Veysi beni ikna edikdir”.

Kehribar tesbihi aldım. 99’luktu. Her biri Allah’ın bir ismiydi.

Quto’yu kucakladım. Babasına sarıldım.

Kırık bir Türkçeyle bana şöyle dedi:

“Rojava küçüktür, Allah kerimdir. Zaife yardımın manası ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah’ diyerek imana gelmek oliy…”

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben bu kadarını düşünmemiştim.

Yazarın diğer yazıları