Nadia Murad, Trump, geride kalanlar

Bazı meseleler hakkında söz geliştirmek gerçekten çok zor. Çünkü genel olarak kamuya bazı fikirler sunuyorsa insan, bunu, kendisi istese de istemese de bir görünürlük içerisinde yapıyor ve dolayısıyla da hakkında konuştuğu şey, bir bakıma onun görünürlüğüne de hizmet ediyor. Hele de temsil örüntülerinin bu kadar güçlenmiş; gerçek diye bir şeyin neredeyse kalmamış, her şeyin kendi suretinin lehine geriye çekilmiş olduğu bir dünyada… Dolayısıyla yine insan istese de istemese de bir tür ‘kariyerin’ basamaklarına dönüştürmesi riski de var, hakkında konuştuğu şeyleri. Bu riski bilerek, bununla başa çıkmanın da yollarını arayarak düşünce üretmeli belki. Ya da Nietzsche’nin nefis sözleriyle, ışığa yanmak için gitmeli insan; parıldamak için değil.

Dolayısıyla da bu zor meseleler hakkında söz geliştirmenin biricik yolunun, bir insanın deneyimi adına -hele de o insan korkunç şeyler yaşamışsa- bir başkasına parmak sallamamaktan geçtiğini de unutmadan belki (kast ettiğim elbette egemen güçler değil, ama zaten onlara parmak sallanmaz; onlarla dövüşülür, onlara karşı mücadele edilir). Çünkü bu, en nihayetinde o kimsenin deneyimin de gasp edilmesi anlamına geliyor. Paranın, kapitalizmin mantığı damgasını buraya da vuruyor; adeta bir deneyim durumu sermaye olarak belirirken, bu sermayenin faizini talep eden bir kolektif bilinçdışı açığa çıkıyor. Bir başkasının deneyimi sermaye kılınıyor, fakat bunun faizi başkasından talep ediliyor gibi bir durum…

Nadia Murad’ın Trump’la görüşmesini seyrettim. Nadia Murad, ailesinin öldürüldüğünü söylüyor ve Trump “Şimdi neredeler?” diye soruyor. Dalga geçer gibi diyeceğim, ama dalga bile geçmiyor. O kadar ilgisiz. Yani bir şey Trump’ın algı dünyasına giriyor ve bunu umursamıyor değil; o şey Trump’ın algı dünyasında yok. Öyle bir ilgisizlik, öyle mutlak bir ilgisizlik… Konuyu yeniden temsil örüntülerinin dünyasına çekiyor Trump: “Sana hangi gerekçeyle Nobel Barış Ödülünü verdiler?” diye soruyor. Murad’ı da işaret ettiği yerle ilgisini kesmeye, oradan değil, kendisinden söz etmeye zorluyor.

Murad henüz hem çok genç, hem de korkunç bir yıkımın içinden geçip gelmiş durumda. Amerikan uçuculuğu ile karşılık veriyor ona Trump. Adeta “Buradasın işte! Nobel ödülünü de kaptın! Tadını çıkarsana!” diyor Trump. Sahte de olsa bir duyarlık, başkasının acısıyla bir incinmişlik sergilemiyor. Murad düşüyor bu tuzağa; kendi kişisel hikâyesini bir epik olarak, bir modern burjuva kahramanlığı olarak koyuyor Trump’ın önüne: “Başıma gelen bütün bunlara rağmen pes etmedim…” Modern temsil örüntülerinin dünyası Murad’ı yutuyor; siliyor. Üstelik paradoksal bir şekilde, ona kendi hikâyesini kendisini merkeze alarak anlattırarak yapıyor bunu. Dışlayarak içerme ya da içerirken dışlama yönünde muazzam bir stratejisi var bu iktidarın.

Nadia Murad’ı da kendi hikâyesini kapitalist bir mantıkla kucaklamaya zorluyor bu iktidar. Bir hikâyen var; bu senin sermayen olsun; otur işte burada, bu sermayenin faiziyle yaşa git diyor ona. Ama hikâyen olsun bu; senin hikâyen olsun. Onlar mı? Neredeler ki şimdi? Ama sen buradasın. Sağ kalanı kalamayanın hikâyesini sermayeleştirmeye zorluyor. Yazının başında da belirttiğim gibi, Nadia Murad hakkında söz geliştirmek çok zor; onun söz geliştirmesi ise çok daha zor.

Ahmaklığından yapmıyor bunu Trump. Basit bir lapsus, bir dil sürçmesi de değil söz konusu olan. İktidar aygıtının geçirmiş olduğu dönüşümü ortaya koyuyor aslında. Eskiden sahte de olsa sergilenen duyarlık halleri içinde bir örneğin lapsus bütün sahteliği görünür kılardı; artık bu türlü bir maskelemeye bile gereksinim duymuyor iktidarlar. Her şey herkesin gözleri önünde cereyan ediyor nasıl olsa zaten. Artık ideolojik manipülasyona bile gerek duymayan bu yeni iktidar biçimi, dünyayı açıkça ikiye bölüyor ve altta kalanlara üste çıkma konusunda şanslar veriyor(!); sonra da bu şansı nasıl değerlendirmesi gerektiğini öğretiyor.

Yazarın diğer yazıları