NAMERTLİK

"İnsanlık" diye bir kavram var tüm halkların dilinde. İnsan soyuna ait olanı, insan soyunu diğer canlılardan ayırt edeni ifade ediyor. Duygulu ve akıllı bir canlı varlık olarak insanların yarattığını dile getiriyor. Toplumsal yaşamın ilke, ölçü ve kurallarının toplamı oluyor. Kısaca toplumsal ahlakı oluşturuyor. Ahlak, toplumsal yaşamın ve çalışmanın ilke ve tarzı anlamına geliyor. Toplumsal yaşam ve çalışma ilkesini ve tarzını kaybedenlere ahlaksız deniyor.

Hiç kuşkusuz insan soyunun yaptığı en kötü, tehlikeli ve zarar verici iş savaş oluyor. Buna vahşet ve barbarlık da denebilir. Savaş, insanın kendi soyunu boğazlaması anlamına geliyor. Ne var ki baskı, çıkar ve sömürü isteği böyle bir boğazlamayı doğuran temel etken oluyor. İnsan soyu kendi arasında baskı, çıkar ve sömürüyü meşru gördükçe de mevcut savaş durumunun devam edeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla savaştan kurtulmak için insanın baskı, çıkar ve sömürüyü meşru gören anlayıştan ve ahlaksızlıktan kurtarılması gerekiyor.

Tabi savaştan nihai ve kesin olarak kurtulabilmek için bu durum gerekiyor. Fakat kendisini böyle bir nihai kurtuluşa ulaştıramayan ve kendini savaşla birlikte yaşamak zorunda görenler de, insan olmanın ve ahlaklı yaşamanın bir gereği olarak savaş için bazı ilke, ölçü ve kural koyma gereği duyuyorlar. Buna savaş ahlakı, savaşın ölçü ve kuralları, nihayet savaş hukuku deniyor. Bu temelde savaş kısmen de olsa denetim altına alınmak ve savaşın zararı sınırlandırılmak isteniyor.

Savaş, insan soyunun yaptığı en zor ve tehlikeli iş olduğu için, savaşan kişiler de toplumun yiğitleri olarak görülüyor. Tarihsel olarak şekillenmiş olan kural, ahlak ve hukuka göre savaş yürütmeye ise mertlik deniyor. Örneğin, dilimizde “Mertçe, yiğitçe savaştı" sözü yer almış bulunuyor. Bu söz, savaş kurallarına, ahlakına ve hukukuna uygun davranılmış olduğu anlamına geliyor. Tabi savaş kurallarına, ahlakına ve hukukuna uygun olmayan savaş tarzına da namertlik deniyor.

Elbette toplumsallığı ifade eden insanlığa göre doğru, iyi ve güzel olan savaş değil, barıştır. Fakat barış zihniyetine ve tutumuna sahip olamayıp da savaşmak durumunda kalıyorsan da o zaman bunu mertçe yapmak önemlidir. Tabi en kötüsü ise insan soyuna zarar veren tehlikeli iş olan savaşı namertçe yapmaktır. Yani tarihsel olarak şekillenmiş savaş kurallarına, ahlakına ve hukukuna uygun davranmamaktır. İnsan soyuna zarar veren bu tehlikeli işi kuralsız, ahlaksız ve hukuksuz bir biçimde yapmaktır. İşte burası insanlığın dibe vurduğu yer olmaktadır.

Kürt’ün ölüsüne karşı da savaşıyor

Kuşkusuz savaş yapmak ve savaşı yaşamak kötüdür. En kötüsü ise, namertçe yürütülen bir savaşa sahne olmaktır. Kürt halkı ve Türkiye demokratik güçleri günümüzde işte böyle namertçe yürütülen bir saldırıya maruz kalmaktadır. Tayyip Erdoğan ve AKP’nin Kürdistan’da yürüttüğü savaşın hiçbir kuralı, ahlakı ve hukuku yoktur. Yani AKP’nin Kürt kasaba ve şehirlerinde yürüttüğü savaş kalleşçe ve namertçedir. 

Tarihsel olarak şekillenen savaş ahlakına veya hukukuna göre, taraflar her türlü silahı ve yöntemi kullanamaz, savaşmayan üçüncü tarafa ve özellikle sivil halka zarar veremez, esir olanlara baskı uygulayamaz ve öldüremez, karşı tarafın kutsallarına saldıramaz. Bunlar gibi uluslar arası savaş hukukunun içerdiği daha birçok kural vardır. Bunlar tarihsel olarak şekillenmiştir ve savaşın zararını azaltmayı amaçlamaktadır. Tabi insanlık onuru taşıyan herkesin bunlara uyması ve uygulaması gerekir.

Ancak Tayyip Erdoğan ve AKP, Kürdistan’da yürüttüğü savaşta bunların hiçbirine uymamakta ve bu kuralları uygulamamaktadır. Yani AKP bu işi mertçe değil, namertçe yapmaktadır. AKP’nin namertliği o düzeydedir ki, savaşmakta ama yaptığına savaş diyememektedir; sivilleri katletmekte ama bunları inkar etmektedir, savaşta esirlik kurallarının hiçbirini uygulamamaktadır, karşı tarafın kutsallarına yönelik alçakça saldırılar yürütmektedir. 

AKP’nin günümüzde Kürt halkı üzerinde yürüttüğü savaşın boyutlarına bakıldığında, bunların tümünün savaş kurallarının ve hukukunun dışında olduğu rahatlıkla görülecektir. Elinde sadece piyade tüfeği bulunan gerillaya karşı savaş uçaklarını ve helikopterlerini ölçüsüzce kullanmaktadır. Elinde sadece taş ve sopa bulunan halka karşı, gençlere ve kadınlara karşı tank ve toplarla saldırmaktadır. Kürt’ün sadece dirisine karşı değil, ölüsüne karşı da bu vahşi imha saldırısını yürütmektedir.

İnsanlığın dibe vurduğu nokta!

Türk devletinin ve AKP Hükümetinin Kürdistan’da yürüttüğü savaş açıkça insanlığın dibe vurduğu bir noktadır. Kürt evleri, mahalleleri, köyleri, sokakları ve kasabaları ardından artık Kürt mezarlıkları da F-16 savaş uçaklarının havadan bombardımanına hedef olmaktadır. Şimdiye kadar onlarca mezarlık bu biçimde bombalanmış ve yok edilmiş durumdadır. Söz konusu insanlık dışı saldırılar hala da devam etmektedir. Dahası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu insanlık dışı vahşi ve namertçe saldırıları sahiplenmekte ve savunmaktadır. Dünyanın gözüne baka baka “Bunların devam edeceğini" söyleyebilmektedir.

Kuşkusuz bu durum Tayyip Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin durumunu ve zihniyetini ortaya koymaktadır. 2006 Yılı baharında “Çocuk da olsa, kadın da olsa öldürülecektir" diyen Tayyip Erdoğan, şimdi de Kürt’ün ölülerinin de yeniden vurulacağını ilan etmektedir. Kürt halkının varlığını inkar eden ve kendi varlığını Kürt düşmanlığı üzerine oturtan Tayyip Erdoğan’ın inkar ve imha zihniyetinin geldiği nokta işte burasıdır. Çok açık ki, burası insanlığın dibe vurduğu, bittiği bir yerdir.

Elbette bu durum sadece Kürt düşmanı bir zihniyetin varlığını değil, aynı zamanda Tayyip Erdoğan ve AKP’nin Kürt halk direnişi karşısında yenildiğini de açık bir biçimde göstermektedir. Varlığını Kürt düşmanlığına bağlayan Tayyip Erdoğan’ın Kürtlerden ne kadar korkar hale geldiğini ortaya koymaktadır. Bu korku o düzeye ulaşmıştır ki, Tayyip Erdoğan artık Kürt’ün sadece silahlısından ve diri olanından değil, onlarla birlikte ölü olanından bile korkmaktadır. Kürt mezarlıklarına yöneltilen alçakça saldırının buradan kaynaklanmakta olduğu açıktır. 

Düşmanın namertliği öfkemizi bilemeli 

Kuşkusuz AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın Kürt halkına yönelttiği saldırılar vahşicedir ve insanlık suçu olmaktadır. Bu temelde AKP hükümetinin insanlık suçu işlediği tartışmasızdır. Fakat Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti tüm bunları dünyanın gözü önünde yapmaktadır. Dünyadan ciddi bir tepki görmemesi söz konusu insanlık suçunu işlemeye devam etmesine yol açmaktadır. Söz konusu insanlık suçunu işleyen elbette ki AKP ve Tayyip Erdoğan’dır ama bu vahşete sessiz kalıp karşı çıkmayanların da bu insanlık suçuna ortak oldukları açıktır.

Bu noktada Kürt halkı için de şunlar söylenebilir: Ne yapalım, namertliği meslek edinmiş bir düşmanla karşı karşıyayız. İnsan ve toplum dostunu kendisi seçer, fakat düşmanını kendisi seçemez. Kuşkusuz Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın düşünceleriyle donanan Kürt halkı, varlığını ve özgür geleceğini başkalarına karşı düşmanlık üzerine oturtmamaktadır. Bu konuda düşmanlık yapanın Kürt varlığını inkar eden TC Devleti ve AKP hükümeti olduğu açıktır. 

Elbette böyle de olsa, Kürtler olacaksa bir düşmanlarının mertçe savaşan olmasını tercih ederlerdi. Fakat düşmanlık tercihlerine göre olmadığı için, işte böyle namertçe savaşan bir düşmana sahip oldular. Öncelikle bu gerçeği tüm boyutlarıyla görmeleri ve kabul etmeleri gerekir. Düşmanlarını doğru tanımaları ve buna göre direnmeleri başarılı sonuç alabilmeleri açısından zorunludur. Namertçe savaşan bir gücün hiçbir kural ve ahlaka sahip olmayacağı ve her türlü ahlaksızlığı yapacağı açıktır. Şehitliklere saldırılara kadar varan mevcut vahşeti böyle görmek gerekir. 

Kuşkusuz bu vahşi saldırılar kabul edilemez ve bunlara karşı topyekûn direnişi daha da güçlendirmek gerekir. Kürt halkının bu bilince ulaştığı ve kahramanca direndiği ortadadır. Ancak Tayyip Erdoğan ve AKP saldırganlığının çılgınca bir can havlini ifade ettiği de açıktır. Kürtlerin demokratik özerklik temelinde geliştirdikleri öz yönetim direnişleri AKP ile Tayyip Erdoğan’ı işte böyle çılgınca hareket edecek bir duruma düşürmüştür. 

Silopi’den Varto’ya, Cizre’den Gever’e, Nusaybin’den Silvan’a kadar tüm Kürt kasaba ve kentlerinde gelişen demokratik öz yönetim direnişleri, Kürt gençlerinin ve kadınlarının AKP faşizmi karşısında gösterdiği kahramanca duruş AKP faşist diktatörlüğünü son noktaya getirmiştir. Düşmanın namertliği bizi olumsuz etkilememelidir; tersine öfkemizi ve bilincimizi artırarak bu vahşi düşmana öldürücü son darbeyi vurmamıza yol açmalıdır. 

Yazarın diğer yazıları