Narkissos miti bize ne söyler?

Malum, insanın başkalarını göremeyecek kadar kendisiyle dolu olması durumu narsizm olarak adlandırılıyor (siyasal sonucu tiranlık ya da daha modern bir sözcükle diktatörlük olan olgu) ve bu ad da Narkissos mitinden hareketle türetilmiş bir ad. Mite göre Ekho’nun aşkına karşılık vermeyen Narkissos o kadar alımlı ve çekicidir ki su içmek için indiği bir gölette kendi yansımasını görüp, gördüğü şey karşısında büyülenerek suya atlar ve ölür. Sonrasında da nergis çiçeğine dönüşür. Konuyu salt kendine-hayranlık boyutuyla ele alan Freud insan hayatında iki narsistik dönem saptıyor ve “birincil narsisizm / ikincil narsisizm” ayrımına gidiyordu. Birincil narsisizm egonun oluşumuna önsel olan ve bu nedenle de oto-erotik bir nitelik –çocuk bunun aracılığıyla, kendisini, ancak özel seçilmiş bazı kişilere açık olan bir sevgi nesnesi olarak görür– taşıyan bir ilk durumdur. Buradan ideal egonun oluşumu çıkar. İkincil narsisizm ise egonun dış dünyadaki nesnelere yönelik yatırımlarına bir kaymanın sonucudur.

Her iki narsisizm de saldırgan dürtülere karşı bir savunma gibi görünmektedir. Fakat Freud’un cinsel libido ile Ego arasına yerleştirdiği karşıtlık, bir dizi psişik düzensizlik olgusunun meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştı: Şizofreni ya da paranoyayla iç içe geçen erken bunama sorunları vs. Bu gibi durumlarda Freud’a göre, dış dünyadaki nesnelerden geri çekilen ve nevrozdaki fantezinin nesnelerine yönlendirilen cinsel libido, yerine aracılık edecek herhangi bir vekil konmaksızın öznenin Egosundan çıkarılmış oluyordu. Yalnızca Egoya yöneltilmiş libido olarak beliren şey, bu yönelim sorununa ilişkin vurgunun da kaymasıyla, kendi uğraklarının yönelimi uyarınca bir ayrıma tabi tutulabilir olan saf enerji rezervuarı olarak libido kavramına tehlikeli bir biçimde yaklaşmış oluyordu. Bu da Freud’un da farkında olduğu bir tehlikeli yoruma kapı aralıyordu. Freud bundan sakınmak için şu önermeye başvurmuştu: Oto-erotik dürtüler başından beri oradadırlar; bu nedenle narsisizmin ortaya çıkabilmesi için oto-erotizme yeni bir şeylerin, yeni bir psişik eylemin eklenmesi gerekir.

Oysa Freud’un bu konudaki temel problemi, miti sadece kendine-hayranlık boyutuyla irdelemesinden kaynaklanıyordu. Maurice Merleau-Ponty’nin ifadesiyle, Freud, her şeyden önce mitteki cinsel öğeyi, öznenin kendi bedenine yöneltilmiş libidoyu görmüştü. Oysa mitin tamamından yararlanmak ve mitteki diğer öğeleri de içeriye almak gerekir. Bu mit, insan bilgisinin başlangıcındaki yanılsama olarak ele alınmalı ve özdeşleşme, yabancılaşma gibi kavramlarla iç içe geçirilmelidir. Bu, insan bilgisi ile insan libidosunu birbirine bağlar. “Çocuk, davranışın ve reaksiyon göstermenin bütün erimini, ötekiyle özdeşlemesi aracılığıyla deneyimler ve onun yapısal belirsizliği/müphemliği de davranışlarında açığa çıkar –kendisini despotla özdeşleştiren kölenin, seyirciyle özdeşleştiren aktörün, baştan çıkarıcıyla özdeşleştiren baştan çıkarılmışın durumlarında olduğu gibi” diyor Lacan. Eğer insandaki saldırganlığın doğasını ve bunun, nesnelerle ve insanın beninin biçimselliğiyle ilişkisini kavramak istiyorsak, düşüncemizi, tam da bu noktada beliren yapısal kavşaklara uygun hale getirmemiz gerekmektedir. Çünkü insanın kendi beni olarak addettiği tutkular örgütlenmesinin köklendiği enerji ve biçim, bireyin, kendisini, kendisine yabancılaştıran bir imgeye yapıştığı [yer olan] bu erotik ilişkide bulunmaktadır.

Narkissos miti, bir imgenin bizzat kendisine dönmesini açığa vuran açık bir karşılıklılık uğrağını ortaya koyar. İnsan kendi yansıması dahi olsa, en nihayetinde kendisinin dışında duran bir imgeyi üstlenmektedir. Başka bir deyişle, insanın Ben’i, imgesel ilişkinin üzerine inşa olur. Ortaya çıktıktan sonra İmgeselin özü olarak işlev gören ve hem özne ile gerçek dünya arasındaki ilişkinin yanılsamalı doğasına, hem de özne ile onu ‘Ben’ olarak kuran özdeşleşmeler arasındaki ilişkiye hükmeden bir yapı söz konusudur.

Bu bize siyasal alanla ilgili olarak neler söyler? Öncelikle toplumsal ilişkilerdeki gürültü yapma halleriyle yapmama halleri arasındaki bir ayrımdan söz etmeli. Yani artık canı burnuna geldiğinde ses çıkaran, onun dışındaki halleri acı olarak kodlamaktan ya da başkalarının böyle kodlamasına neden olmaktan hicap duyan insanlar ile parmakları çizilse beş sene bağıracak kadar canı kıymetli olan insanlar arasındaki bir ayrımdan… Kimileri son derece vakurken, en basit ‘mağduriyetlerini’ bile neden bağıra çağıra, ortalığı yıkacak kadar gürültü çıkararak öne sürer kimileri? Çünkü bu gürültünün öznesidirler; bu gürültüyle varlık bulurlar; onlar için “Ben de varım” demenin yolu budur ve tam bu noktada kendilerine bir “mağdur eden” saptamak zorundadırlar. İşte bu mağdur edenle bir imgesel-özdeşleşme içerisine girer kimileri. Tekrar eden yapı budur. Bir süredir Türkiye’de tanıklık ettiğimiz durum budur. Kemalizm kaybolamaz; kaybolacak olsa bile onu İslamcılar ayakta tutmak zorundadırlar; çünkü Kemalizm’i kaybettikleri anda suya yansımış imgelerini kaybedeceklerdir. Bu da özdeşleştikleri şeyin ortadan kalkması anlamına geliyor. Herkes kendisinin Kemalist’idir bu ülkede.

Yazarın diğer yazıları