Narsistik siyaset öz-yıkımdır

Geçtiğimiz hafta oldukça ilginç bir video görüntüsü dolaştı sosyal medyada. Garip bir biçimde Kürt olduğundan emin olduğum iki gencin bir tür kısa filmi… Bir parkın ortasına doğru yürüyen bir delikanlı, kim bilir neden orada olan bir ayna görüyor, aynada kendine bakıyor ve “Of ulan of” diye bağırarak aynayı yere fırlatıp parçalıyor. Ardından da bir arkadaşı yanına gelerek bunu neden yaptığını sorunca “Ben paramparçayken bu aynanın beni tek bir parça halinde göstermesi adil mi sence?” yanıtını veriyor. Hem çekimiyle, hem hikâyesiyle kitsch adı verilen şeylerin doruklarında gezinen bir kısa film… Fakat neden hepimizin hakikati olan şey bir kitsch üründe dile gelmesin ki? Zaten çoktan ters yüz edilmiş bir öznellik biçimine takla attırmak, bir yandan da ters yüz edilmiş olan şeyi ayakları üzerine oturtmak anlamına gelmez mi? Yani şunu söylemeye çalışıyorum:

Gerçekte bu çocuk son derece yoksul, mahrum, yoksun bir bütünlük içerisinde olmasına rağmen, ruhça zengin bir parçalanmışlık içerisinde görmek istiyor kendisini. Çünkü kendisini adalet talebi olarak duyuran şey, gerçekte onun çocuksu narsisizminin başka insanların süper-egosu olma yöneliminden başka bir şey değil. Mağduriyet söylemi, çoğu zaman, mağduriyeti yaratan durumun kendisinden değil, kişinin kendi koşullarını, yapabildiklerini ve yapamadıklarını söz konusu durumla açıklamaya kalkışmasından türeyip gelir. Bu videonun seyircisine verdiği hakikat bu.

İncitilmişlik, örselenmişlik duygusu, aynı zamanda kişinin kendisini hayatın merkezinde duyumsaması sonucunu doğuran bir duygudur. Psişik düzeyde suçlayıcı bir söylem, gerçekte, her kimi suçluyorsa onu kendisinin istediği gibi biri haline getirme arzusundan kaynaklanır. Bütün dünya, geriye kalan herkes, onu koşulsuz sevmeli, koşulsuzca ona biat etmelidir. Ters yüz olmuş bir aynada görünen şey, mağduriyet söylemi ile suçlayıcı, itham edici bir söylemin kurduğu öznenin, tiran kişilikle doğrudan bir bağının olduğudur. Çokça söylenmiştir, mazlum ile zalimin aynı kökten türeyen iki sözcük olduğu ya, bir de ben hatırlatayım.

Bir an için o aynanın başka bir insan olduğunu düşünelim. Zaten en nihayetinde insanın aynası başka bir insan değil midir? Kendisini kendisinin arzuladığı gibi göremeyen bu özne, kendisinin aynası durumundaki bu başka insanı da hiç tereddüt etmeden yıkıp geçmeye, paramparça etmeye kalkışacaktır. Mazlumun bir anda zalime dönüştüğü uğraktır bu. Ayna parçalanır; böylelikle özne rahata kavuşur, çünkü artık o parçalanmış aynaya baktığında kendisini de parçalanmış bir halde görecektir. Aynanın sunduğu yanılsamalı görüntü, aynanın parçalanmasıyla kaybolup gitmez; daha ziyade yanılsamanın yanılsaması üretilerek yabancılaşma ikiye katlanır. Çünkü yine en nihayetinde, ayna parçalanmış da olsa, her bir kesik, her bir sırlı parça, özneyi küçültülmüş ama bütünlüklü yüzlerce görüntü olarak sunmaya devam edecektir. Özne, bu yansımalar içerisinde o kadar küçülür ki kendini seçemez olur. Narsistik öz-yıkımdır bu. Agamben, Freud’dan hareketle tanato-politika adını verecektir buna. Nekro-politikanın ürettiği, reel-simgesel şiddete maruz kalanın da bu öz-yıkımdaki ortaklığını işaret etmesi bakımından nekro-politikadan farklı bir olgudur bu.

Çoklarının yanlış bir şekilde zannettiği üzere her şeyi içine tıkıştırdığımız bilinçaltı diye bir depo yoktur ve bilinçdışı daima toplumsal bir şeydir. Hepimizi şu ya da bu düzeyde kat eden simgesel öğelerin bir toplamı olarak toplumsal bilinçdışı… Bu türlü olgularda ortaya çıkan şey de tam olarak kolektif bilinçdışımızdır. Videoyu seyrettiğimde ilk verdiğim tepki “Yok birbirimizden farkımız çocuk, yalnızca başvurduğumuz araçlar farklı” olmuştu. Birinin (örneğin Duvar Gazetesinde yayınlanan yazısıyla Fırat Aydınkaya) teoriyle yaptığını bir başkası basit bir videoyla yapıyor ve ilginç olan da basit, çocuksu bir videonun teoriyle yapılmış bir işin hakikatini açığa çıkarıyor olması. Parçalanmış bir ayna ve küçük kırıntılarda küçücük bütünlükler halinde beliren çoklu bir yanılsama… Gerçi teori denilebilir mi buna, çok emin olamıyor insan. Kendi adıma, en siyah, en dipte, en itilmiş olanla, yani son derece kitsch bulduğumuz, siyasal değil de estetik yargılarla ittiğimiz öğelerle özdeşleşmeden teorinin mümkün olmadığı kanısındayım. Ve bu estetik yargıların da bir beğenme, zevk duyma tarzını ortaya koydukları sürece dilerseniz burjuva toplum, dilerseniz kültür endüstrisi tarafından üretildiğini de hatırda tutmak gerekiyor.

Bu arabesk, ergen duygu durumları, ne yazık ki toplumsal gerçekliğimiz halini almış durumda. Öz-yıkıma yönelik narsistik bir arzu duyuyor gibiyiz bir süredir ve bunu tersine çevirmenin yolu, iç benliğimizin narsistik taleplerini siyasal dile tercüme etmekten, yani aslında narsistik nitelikli bir çağrıyı bir adalet talebi olarak kodlamaktan geçmiyor; aksine bu görme-görülme ilişkisini kökten reddetmenin, bu mekanizmayı işlemez kılmanın bir yolunu bulmaktan geçiyor. Egemen güçlerin nekro-politikasına karşı geliştirdiğimiz tepkiler, bir tür tanato-politika olmamalı.

Yazarın diğer yazıları